Tetiği çeken parmağı idare eden beyin o bedenin üzerindeki beyin değildir. Tetikçilerin beyni sadece tetikle parmak arasındaki mesafe kadar işlevseldir. Tetiği çeken parmağın sahibi, ne için tetik çektiğini, bu katliamın nelere yol açacağını hesaplayacak kadar düşünebilme becerisine de sahip değildir… Tetikçinin görevi, iyi, doğru, yaşamsal ve üretken olan ne varsa katletmektir. Tetikçi yaşamın düşmanıdır! Tetikçilik, korkunun, ürkekliğin, sinsiliğin adıdır. Tetikçi katliam üzerine kurulmuş sistemin devamından beslenen bir cellattır. Tetikçi ile cellat arasındaki tek fark katliamda kullanılan yöntemdir.

Tetikçiye katliam yaptıranlar üç kadın şahsında üç şehri, üç şehir şahsında özlemi duyulan ve “Uğruna ölünecek kadar sevilen” yaşamı hedeflediler. Katilin tabancasından çıkan kurşunlar 1789 yılından bu yana kutsanan bir sistemin iflasıdır. Tetikçi ulus devlettir. Tetiği çektirenler de ulus devleti kutsayan ve devamı uğruna tarihi kana bulayanlardır.
Paris… Fransız İhtilalı’nın rahmi, aydınlanmanın, demokrasinin şehri… Afrika’da, Asya’da yaşayan yoksulların hayalini süsleyen büyülü şehir. İnsanlığın tarih boyunca biriktirdiği değerleri devşiren efendilerin şehri! Bu katliamla bir kere daha görüldü ki, devşirme akılla oluşan sistemin ömrü tetikle parmak arasındaki mesafe kadarmış! Paris, ey Paris… Hani sende hüküm süren sistemi kutsayıp “Tarihin sonu” diyen zihniyet var ya! Tetikçiler işte o sistemi kutsayanlardır. Katiller bu kurşunları sana sıktılar. Sen artık tarihten arta kalan bir tortusun. Üç kadına sıkılan kurşunlar senin aydınına, sanatçına, yazarına, senin tarihine sıkıldı… Sen “Uygar” Avrupa’nın kucağında on iki kurşunla katledilen bir şehirsin. Sen artık “Işık şehir” (Ville Lumiere) değilsin, üç kadına sıkılan kurşunlar seni karanlığa gömdü… Seni karanlıktan kurtaracak olan Diyarbekir’den, Dersim’den şavkıyan ışıktır.
Diyarbekir… Hangi şiire, hangi destana sığarsın ki sen? Sana “Doğunun Paris’i” derler, sen “Paris” olma, Paris’in ömrü tetikle parmak arasındaki ulus devlet kadardır. Sen Paris’te katledilen değerleri yaşatacak şehirsin. Sen Paris’te kuruyan insanlık erdemini yeşerten şehirsin. Paris tükenen ve eskiyen, sen üreten ve yenilenen bir yaşamsın. Yoksulluğun erdemi zenginliğin züppe ihtişamından onurludur. Yoksulluk geçicidir ama yoksunluk geçmeyen, müzmin bir hastalıktır. Paris’in katledip sana gönderdiği üç canı karşılarken ne de görkemliydin! Alanı dolduran yüz binlerce can, canından can verirken “Yine de barış” dediler ya sen işte bu erdemlerin şehrisin… Diyarbekir!.. Sen Kemal Pir’in, Mazlum Doğan’ın, Hayri Durmuş’un acısını rahminde yoğuran ve barış erdemini doğuran anasın… Senin acılarını ummanlara taşıyan Dicle Irmağı’na Hallacı Mansur’un teninden küller karışmış!.. Bırak, Paris kapitalizmin kahredici ihtişamında kendini arasın. Sen Dörtlerin yaktığı ışıkla nurlandın. İşkencecilerden iz kalmadı ama işkencecilerin yüzüne tüküren onurlu kadın otuz yıl sonra sana geldi.   
Dersim… Pirlerin, anaların, erenlerin yurdu! Senin yaşamına “Tunç” döken “Jön Türk’ler” bu yöntemi Paris’ten devşirdiler. Yücesinde erenlerin yattığı dağlarının yamacına “Ne mutlu Türküm Diyene!” yazanlar “Mutluluğunu” Paris’ten devşirdiler. Seni dağ yamaçlarında, kuytu vadilerde, mağaralarda “Fareler gibi” katledenler Paris devşirmeleridir. Ne gariptir ki 75 yıl sonra yine bir katliamda, özlenen tüm değerleri yaşamak ve yaşatmak için direnen kadının katledilmesinde yolunuz kesişti Paris’le! Eee sen bilgeler şehrisin, keramet sahibisin! Bunca acıya, katliama, soykırıma rağmen “Barış” diyorsun… Bundan büyük keramet ne ola ki?..