‘Üç Kırık Dal’ mazgallardan bir ezgi gibi süzülerek topluma varıyor. Vardığı yerde bulduğu şey, tam da ezilenler için yaşam mücadelesinin sürekliliği kadar, kaybederek zafere giden bir dirayetin göstergesi de oluyor.

HASAN KILIÇ

Hepimizin BDP ve HDP milletvekilliği ile İmralı Heyeti görüşmelerinden tanıdığı, 4 Kasım 2016 tarihinde ise HDP Genel Merkezi’nde polisin başını bastırmak istemesine karşı dik duruş sergileyerek hafızalarımıza iyice kazanan İdris Baluken Sincan Cezaevi’nin mazgallarından süzülerek bize doğru ilerleyen, ilerledikçe yaşamımız ve arkadaşlıklarımız üzerine sorgulamalara sevk eden Üç Kırık Dal romanını yazdı.

Yazının, faniliğin saldırısına karşı direnişin en güzel simgelerinden biri olduğu andan beri, tecrit eden hücre, imkânsızı isteyen iktidar arayışı, teslim almayı öngören doyumsuz şiddet hükümsüz kaldı. Kişiliksizleştirme bir sömürü aracı olarak hep en önde yürürken, sömürmek istediği öznenin ruhunun da bedeni kadar direnişe hazır olduğunu unuttu. Unuttuğu içindir ki, tarihin hep karanlık sayfalarında yer aldı. Tarihin kara sayfalarına akıtılan mürekkep, sanılanın aksine, hep direnenin kaleminden çıktı. İşte Sincan Cezaevi’ndeki hücresinde mürekkep akıtarak Üç Kırık Dal’ı yazan direnişçi, tarihin kara sayfalarına zalimin zulmü ile abad olamayacağını tekrar not düşüyordu.

90’ların gençliği

Üç Kırık Dal, kara sayfalara zalimi yazarken, aynı anda ahvali de yazıyordu. “Birçok insan ışığa aydınlanmak için değil, parıldamak için ilerler” diyen Nietzsche’nin kulaklarını çınlatırcasına, Cengo ve Alican adlı iki arkadaş özelinde ele aldığı “ışıklı” mesleklerin, kariyer planları içerisinde konumlanan hileli oyunların varlığını hatırlattı.

90’larda yaşanan dramların kendisi bile bugün kapitalizmin vahşet çarkında bizlerden esirgeniyor. İnsanlığa artık “onurlu bir yaşam” değil, tükettikçe tükenen; tüketmedikçe yine de tükenen bir yaşam yakıştırılıyor. İşte Baluken, onur bir yaşam arayışının son demlerini anlatıyor belki de. Bu sebeple, roman daha çok 90’larda gençliğini yaşayanlara sesleniyor izleniminde. Henüz dem, siyasi iktidarların ezilenlerin ve tüm muhaliflerin insan olma hakkını ellerinden alamadığı son demlerdi.

Fakat orada durmuyor roman, derine indiğimizde gördüğümüz, esasında, 90’larda bile hala varlığını güçlüce hissettiren benliklerin, sınıfların, insanlar arasındaki ilişkilerin niteliğini nasıl kaybettiğimizdir. Kaybettiğimizle, bugünde nasıl var olduğumuz; estetik olmayan bir melankoliye düşmeden düşünmeye davet edilmemizdir; Baluken’in teklifi. Bir teklif daha sanat icra edilerek süzülür Sincan mazgallarından, o da şudur: Baluken’in tarihin yıkıntıları arasından seçerek çıkardığı kalıntıları bir koleksiyoncu zanaatkârlığında, bugünü anlamaya çabalamak ki, bu çabanın kendisidir, yarını kurtaracak.

 

Yitirdiklerimizden hemen önceki durak

Foucault’un bahsettiği ilişkilerde var olan, var eden, değiştiren, dönüştüren iktidarın 90’larda nasıl’lığı ile 2000’lerde tümüyle tahakküme çalakalmışlığı; böyle olmasıyla her türlü ilişkinin, temasın ve iletişimin yitirilmek üzereliği arasındaki uçurumu ilkini göstererek, hissettirerek; ikincisini ise “cehennem şu anda yaşadığımızdır” diyerek avuçlarımıza bırakan bir roman Üç Kırık Dal. Yitirdiklerimizden hemen önceki durağı imleyen romandaki dostluk ilişkileri, içinde bulunduğumuz durumun duygular nezdinde siyasal ve sosyal kaybetmişliğini tekrar hatırlatıyor. Hatırladıkça eksilmeyi, eksildikçe daha fazla direnmeyi çağırıyor kırık dallar.

Okur açısından romanın kurucu gücü, “bir zamanlar”ı göstererek, “bu zamanlar”ı yaşayan okuru mukayese yapmaya yönlendirmesidir. Araya kattığı “olay” dizgisinin gah sürekliliği gah “bu zamana ait” olması mukayese imkanına önemli bağlaçlar sunuyor. Öyle ki; mitinglerin bombalanması, mesleğine etik, düşüncesine ahlaki bağlılık sürdüren bir doktorun dilinde bugün de dâhil otuz yıllık geçmişi bir süreklilik içerisinde ele alıyor. Sadece bu kadar ile kalmıyor, meslek-sınıf-hiyerarşi fark etmeksizin iki insan arasında kurulan dayanışma köprüsünün zulmü paylaşmayı da, acıyı ortaklaştırmayı da nasıl güzel bir şekilde başardığını gösteriyor, Keje Ana ile Deniz’in ilişkisinde. Geriye şu cümle kalıyor: Zulüm hep baki, yaşamın direniş merkezi olması da hep baki. Akıllara Walter Benjamin’i nakşedercesine şu cümleler geliyor dil ucuna: ‘Olağanüstü durum, ezilenler için istisna değil kaidedir.’

 

Melankolik ilişkinin estetize edilmesi

Tersinden söylersek, 90’ların duygu dünyasının kesif kokusu, bugünün okurunun kurduğu melankolik ilişkiyi damarından yakalıyor. Ama yakalaması yetmez. Bir hamle daha yapıyor Baluken ve bu melankolik ilişkiyi estetize ediyor. Estetik Alican’ın “düzen”e ve hilelerine isyanının tam içerisinde konumlanıyor. Çünkü düşünsel veya fiziksel isyan olmadan estetik var olamaz. Estetik eşiğini yükseltircesine Cengo’ya döndürüyor bizi roman. Cengo asi çocuk, tepkiselliği asabiyesini güçlü tutan roman kahramanı. Romanın belki de en bariz estetik bağlamı Cengo’nun patikadaki yürüyüşü oluveriyor bir anda. Çünkü tahakküm dayatmasına karşı nefesin son ve en güçlü kalesini simgeliyor, o duygu yüklü yürüyüş.

Cengo’nun her adımı bize, ölüm ile yaşam arasında kurulan kalın çizgilerin, yaşanmaya değer bir hayat söz konusu olduğunda ölümü çağırma direncinin aradaki çizgiyi ne kadar inceltebileceğini gösteriyor. Böylece kutsanmış olan ölümler, bir anda kutsal sayılan yaşamlarla iç içe giriveriyor. Aradaki bu hesaplanamazlıkta, hayatın çilesini çekmiş bir çift ayakkabı Diyarbakır’da başlatıyor; yeni yaşamın yürüyüşünü.

 

Keje An, Cengo, Alican

Özne ve zaman üzerinden kurulan uzamı bir bütün kapsayan aşk hikâyesi gittikçe güçlü biçimde toplumsallık içerisinde aşk olarak beliriyor. Ve kulak kabartıyor roman Karl Marx’ın aşk tanımlamasına: “Sevgi yalnız bir insana bağlılık değil, bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnızca bir tek kimseyi seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil, genişletilmiş bencilliktir.” Marx’ın sunduğu izlekten esinlenmişçesine bir aşk dolaşıyor romanın kılcal damarlarında bile. Ortaya her türlü bencillikten arınmış, yaşamı birlikte var eden ve var ederken toplumdan güç alan sonsuz-sınırsız bir sevda çıkıveriyor yeryüzüne.

Yalnızca’lık tuzağından kurtulmuş, aşkı sınırlamamış ve haritalandırmamış; bilakis Keje Ana’da, Cengo’da, Alican’da ve dahi olumsuz’larda bile kendisini gösteren semboller ve imgeleri bir bütünüyle sevebilme sanatını icra ediyor roman. Kıymetini skor tabelasına bu noktada bir kez daha yazdırıyor esasında.

 

Her kırılan dal

Romanın yazıldığı hücrenin top haline getirilmiş “kağıt atışları”nın bile tecride alındığı gerçekliğini akılda tutarak, “Üç Kırık Dal” mazgallardan bir ezgi gibi süzülerek topluma varıyor. Vardığı yerde bulduğu şey, tam da ezilenler için yaşam mücadelesinin sürekliliği kadar, kaybederek zafere giden bir dirayetin göstergesi de oluyor. Romanın sırrı, bugünü dünden nevrotik bir melankoliyi iptal edip, hayatı estetize ederek ayırmanın içerisinde konumlanıyor. Anlattığı her bir mesel, her daim hazır ve nazır olan kötülüğe karşı, iyinin sıkıntıda da olsa direnç gücünü göstermekten çekinmemesi. Kötüye karşı tekleşmeyi değil, iyide bir araya gelmeyi talep eden bir direnç.

Romanı okuyanlar muhakkak ki, çok daha iyi ve kritik analizler yapıyordur. Fakat iyi bir roman eleştirmeni olmadığımı kabulle, yanlış anlamanın da “anlama”ya dâhil olduğuna dair inancımla şöyle kapatayım. Sadece yazmak değildir faniliğin saldırısına karşı direniş noktası. Tarihe not düşmek üzere yazılanı okumaktır aynı zamanda, faniliğe karşı direniş. Bu sebeple, Üç Kırık Dal’ı okuyalım. Her bir kırılan dalımızın bin yıllık tarihe ve kadim topraklara kök saldığını ve bir gün mutlaka kazanmak üzere geri döneceğini bilerek.