Mısır, Sudan, Ukrayna ve daha birçok ülke yoğun çatışmalar yaşıyor. Buralarda yaşananların daha pek çok ülkede de yaşanabileceğini dünya siyasal iklimi okuyabilenler rahatlıkla söyleyeceklerdir. Seçim süreci yaşayan Türkiye için bu olasılık çok daha fazladır. Türkiye’nin önünde üç yol vardır. Biri Gülen cemaati ve bağlı olduğu uluslararası güçlerin yoludur. MHP ve CHP de bu yoldadır. Amaçları 12 Eylül çizgisini devam ettirmektir. İkinci yolda AKP’nin yürüdüğü ve yürümeyi tasarladığı yoldur. 12 Eylül’ün yarattığı bir yol olarak özde ikinci çizgiden farkı yoktur. Her iki yolun yolcuları ceplerini doldurmak, ne pahasına olursa olsun devleti denetimlerine almak isterler. Aslında bu iki çizgi devlette hali hazırda vardır.

Sorun kimin daha etkin olacağı, kimin daha fazla makam, daha fazla rant kazanacağıdır. Yürütülen mücadelenin sonuçlarına göre paylaşım yeniden yapılacaktır. Tabi şimdiye kadar olan şey iki çizginin pek çok kere birbiriyle uzlaşarak yürütmesiyken bundan sonra böyle olmayacağı görünmektedir. Aslında pek çok çevrenin Kürtleri savaşa davet etmesi, tahrik etmesi bozulan dengelerin tekrar kazanılmasına dönük çabaların sonucudur. Dengelerin seçimlerden sonra eskisi gibi devam etmeyeceğini, her günün 17 Aralık gibi geçebileceğini söylemek için müneccim olmaya gerek yoktur.
Böyle olursa pek çok farklı gücün çok daha rahat müdahale edebileceği, Ukrayna, Mısır benzeri durumları birkaç ay sonra Türkiye’de de göreceğimiz kesin gibidir. Peki, başka hiçbir seçenek yok mudur? Vardır elbette. Üçüncü çizgi dediğimiz çizgi bu durumların yaşanmasını engelleyebilecek yegâne yol ve güçtür.
Şunu açık söylemek gerekir. Eğer üçüncü çizgi kendini örgütleyip, seçimler sonucunda Türkiye’de daha belirleyici bir konuma gelemezse bahsettiğimiz senaryoların gerçekleşmesi sonucu en çok kaybeden ve zarar görenin halk olacağını hatırlatmak gerekir. Hem Erdoğan hem de Gülen cemaatine bağlı şirketlerin kazançlarında hiç azalma olmazken halkın son birkaç aydır çok daha fazla fakirleşmesi bunun en basit örneğidir. Bundan sonra çok daha ağır sonuçların yaşanması ihtimal dahilindedir.
Üçüncü çizgi diye tanımladığımız güç, devletin küçülmesi, halkın kendi öz örgütlülüğüyle, kendi sorunlarını kendisinin çözmesini hedefler. Ve bu hedefleri gerçekleştirdiği oranda, güçlenir ve diğer iki çizgi güçsüzleşir. Devlet demokrasiye asgari duyarlı konuma gelir. Böylelikle söz hakkı onun olur. Bu kritik süreç son yıllarda hiç olmadığı kadar bu çizginin kendini örgütleyip güçlenebilmesi için uygun şartları barındırmaktadır.
Üçüncü çizginin başarısı diğer zamanlardan çok daha fazla bu çizgiyi temsil edenlerin pratiklerine bağlıdır. Ancak son günlerde üçüncü çizgiyi temsil eden güçlere saldırılar artmıştır. Bunu çok anormal bir durum olarak karşılamıyoruz. Asıl anormallik bu saldırılar sonrasında üçüncü çizgiyi temsil eden güçlerin bu saldırılara karşı devletten koruma beklemesidir.
Üçüncü çizginin temel mücadele anlayışı devletten bir şey beklemeden kendi öz gücüyle hareket etmesidir. Hele bu kendini savunma işiyse kendisinden başkasına bu görevi devretmesi, bu görevi başkasından beklemesi doğru değildir. Ekonomik, sosyal, siyasal pek çok alanda devletten ve farklı güçlerden gelen saldırılar dün olduğu gibi bugün de olmaktadır. Yarın da olacaktır. Bu saldırılara karşı toplumun kendini var ettiği tüm alanlarda kendini örgütlemesi, gelen saldırılara örgütlü gücüyle cevap vermesi olması gerekendir. Örneğin ekonomik soykırım politikalarının devlet tarafından uygulandığı Kürdistan’da halkın örgütlenerek kendi emeğini birleştirerek yapacağı ekonomik faaliyetleri örgütlemek yerine soykırım politikalarının sahibi devletten ekonomik yardım istemek ciddi sakıncalar içerir.
Peki, neden bu kadar rahat söylenebiliyor? Bunun sebebi üçüncü çizginin zihniyetinde yeterince derinleşmemedir.
Üçüncü çizginin savunma konusundaki anlayışı “Gül teorisi”dir. Bu teorinin sahibi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dır. Bu teori, gül kendini savunmak için nasıl dikenlerine ihtiyaç duyuyorsa toplumunda kendini savunması için kendi öz savunma sistemine sahip olması gerekliliğini dile getirir. Devletin toplumun öz savunma sistemini yok ederek kendine mahkum etmesine karşı toplumun örgütlenerek kendi varlığına yönelen her türlü saldırıya karşı kendi savunmasını yaratması üçüncü çizginin ilkesidir. Peki, gül bahçesini mahveden canavarlardan gülün dikeni olmasını beklemek ne kadar mantıklıdır?
Somutlaştıralım. Bulunduğumuz her alanda tüm saldırılara karşı tedbirlerimizi almak dün olduğu gibi yarında gereklidir. Sürecin niteliği ne olursa olsun herkes, her güç, her grup kendini savunma hakkına sahiptir. Bu sadece hak değil görevdir de.
Dicle Vadisinin savunulması için birkaç kişilik basın açıklamaları yaparak, genel Türkiye kamuoyundan duyarlılık ve yardım beklemek, Kürt Halk Önderinin posterlerinin devlet tarafından sökülmesine karşı savunmayı yine söken devletin mahkemesinden istemek, seçim bürolarına saldırılara karşı öz savunmasız kalmak üçüncü çizginin zihniyeti değildir. Bu yanlış bir an önce aşılmalıdır.
Üçüncü çizginin gelişmesi onu savunmaktan geçer. Nasıl Rojava, hem silahlı hem siyasal örgütlülükle tüm saldırılara karşı ayakta durulabiliyorsa bu Kuzey Kürdistan’da da, Türkiye’de de, her yerde yaratılabilir. Tek ihtiyaç duyulan şey üçüncü çizginin zihniyetine göre mücadele etmektir.