
Kuşkusuz Türkiye ve Kürdistan’ın yakın tarihinde zindanlar ve zindan direnişleri önemli yer tutar. Hiçbir yerde olmadığı kadar zindanların siyasi tarihin ve sosyal yaşamın temel gündemi olması bile Türkiye ve Kürdistan’ın yakın tarihini açıklamada önemli bir veridir.
Türkiye’de 1970’li yıllarla birlikte siyasi tutuklamalar artmıştır. Zaten önceden önemli “komünist tevkifatların” olduğu bilinmektedir. Bu açıdan Türkiye eskiden beri düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün olmadığı bir ülke olarak tarihteki yerini almıştır. Zaten 12 Eylül 1980 yılından itibaren zindanlar muhalifleri bastırma yerleri haline getirilmiştir. Her ne kadar reel sosyalizmin çözülmesiyle birlikte solun tehlike olmaktan çıktığı görülerek belirli bir yumuşama gösterilmiş olsa da Türkiye cezaevleri her zaman sosyalistlerin ve muhaliflerin bulunduğu bir ülke olmaya devam etmiştir.
Türkiye 1970’li yılların sonlarından başlamak üzere zindanları Kürt tutsaklarla doldurulan bir ülke olmuştur. Kürdistan’da yeni bir tarihin başladığı ve sürdüğü o günden bu yana zindanların daha fazla doldurulmasından da belli olmuştur. 1970’li yıllarla birlikte Kürtlerde ulusal demokratik bilinç yükselmeye ve toplumsallaşmaya başlamıştır. 1980 askeri darbesiyle birlikte askeri cunta bulduğu bütün bilinçli Kürtleri zindana atmaya yönelmiştir. Özellikle PKK sempatizan ve taraftarlarının on binlercesini, hatta yüz binlercesini gözaltına almış, binlercesini de zindanlara atmıştır. Başta Amed olmak üzere Elazığ, Erzurum, Antep, Adana, Mersin ve Malatya zindanları binlerce PKK kadro, sempatizan ve taraftarıyla doldurulmuştur. Bu cezaevlerinin dışında Türkiye cezaevlerinde de birçok PKK’li tutsak bulunmaktaydı.
Kuşkusuz 12 Eylül sonrası o zaman var olan başka Kürt örgütlerinin kadro ve sempatizanları da tutuklanmıştır. Bunların tümüne yakını Amed 2 Nolu (ya da 5 nolu) zindanına konmuştur. Ancak diğer 5-6 Kürt örgütünün toplamı PKK kadro, sempatizan ve taraftarlarının yarısı kadardı. Diğer zindanlardaki Kürt tutukluların yüzde 95 ise yine PKK kadro, sempatizan ve taraftarlarıdır. Çünkü diğer örgütlerin bilinen yönetici ve kadroları tutuklanırken, PKK’nin kökünü kazımak için tüm sempatizanlarını, hatta taraftarlarını bile tutuklamışlardır. PKK’lilere selam verenler bile tutuklanmak istenmiştir. Bu nedenle bazı koğuşlara yaşlılar konulmuştur.
12 Eylül’ü yapanlar PKK’nin kökünü kazımak istedi
Zindanlar şahsında PKK’nin kökü kazınmak istenmiştir. Nitekim Amed zindanında en ağır işkence PKK’li tutsaklara yapılmıştır. Amed zindanı o kadar PKK ile özdeşleşmiştir ki, gardiyanlar bilmeyerek “PKK’nin Kawa Grubu ya da PKK’nin DDKD grubu mahkemeye hazırlansın” demişlerdir. Çünkü bir kesim gardiyan zindandakilerin tümünü PKK’li olarak sanıyorlardı. 12 Eylül’de PKK aleyhine öyle propaganda yapılıyordu ki, diğer örgütler unutulur olmuştu. 12 Eylül’de PKK yönetici ve kadrolarının yüzde 80’i tutuklanmıştı. Hatta daha 12 Eylül öncesi PKK’ye yönelik toplu tutuklama başlatılmıştı. 12 Eylül öncesi PKK dışındaki örgütlere pek fazla dokunulmazdı.
12 Eylül darbesinden kurtulan birkaç yüz PKK’li Ortadoğu sahasına ulaşabilmiştir. Bunların çoğunluğu da Lübnan’daki Filistin kamplarına yerleşmişti. 12 Eylül öncesi PKK militanlarıyla asker ve polis arasında kimi çatışmalar oluyordu. 12 Eylül sonrası da onlarca PKK militanı çatışmalarda şehit düşmüştür. 12 Eylül’ün PKK’nin kökünü kazımak istediği bu saldırılarıyla da görülmüştür.
12 Eylül PKK’ye yönelik kök kazıma harekatına girişince, zindandaki tutsaklar şahsında PKK’yi tasfiye etmek isteyince siyasi mücadele bir dönem zindanlara kaymıştır. Bilinçli Kürtlerin zindanlara doldurulup üzerlerinde ulusal ve siyasal kimliğini inkar ettirici bir zulüm politikası uygulanınca karşısında direnişi bulmuştur.
12 Eylül zindanlarında kahramanca bir direnişin geliştiğini bugün tüm dünya kabul etmektedir. Diyarbakır zindanını tarihe geçiren zindan direnişidir. Bu direniş olmasaydı, orada yapılan işkenceler teşhir olmaz, bu düzeyde bilinmezdi. Tutsaklar şahsında PKK’nin kökünü kazımak için yapılan saldırılara karşı gösterilen direnişi bir yönüyle de zindana atılan ulusal demokratik siyasetin direnişi olarak görmek lazım. Bu dönem siyasal mücadele zindanlara taşınmıştır. 15 Ağustos’la birlikte siyasi mücadele ve direnişin merkezi gerilla ve serhıldanlar olmuştur.
Zorluklarda başarı yaratma tarzı
Kuşkusuz zindanlardaki baskı 15 Ağustos’tan sonra da son bulmamıştır. 1996 Eylül ayında 10 PKK’li tutsağın kafalarının çivili sopalarla parçalanıp katledilmesi PKK’ye karşı öfkenin zindanlardaki somut ifadesidir. Bu katliam 1990’lı yıllarda serhıldanların gelişmesi sonrası zindanlara doldurulan siyasi tutsaklara yönelik yapılan katliamdı. Bunlar da 1990 sonrası tutuklanan PKK’lilerdi. Yaşamı uğruna ölecek kadar seven 14 Temmuz direnişçiliğinin izinde yürüyen PKK militanlarının hunharca katledilmesiydi. 1980 ve 1990 dönemi direnişçileri birinci dönem zindan direnişini ifade ediyordu. Bu direnişle tarihsel rollerini oynamışlar ve 12 Eylül faşizminin zihniyetini yenilgiye uğratmışlardı. Birinci zindan direnişi döneminde soykırımcı faşist zihniyete karşı üstün bir ideolojik zafer kazanılmıştır.
Kürt Halk Önderi Öcalan, 14 Temmuz büyük ölüm orucunda somutlaşan birinci zindan direnişini PKK’nin ruhu olarak tanımlamıştır. Nitekim PKK militanlığına da ölüm orucunda şehit düşen Kemal Pir’i örnek vermiştir. Bu ölüm orucunun PKK ve Kürdistan tarihine yön veren nitelikte olduğunu tartışmasız herkes kabul etmektedir. Kuşkusuz birinci zindan direnişi Kürt Halk Önderinin zorluklarda başarı yaratma tarzının ilk önemli somutlaşmasını ifade etmektedir. Bu nedenle 14 Temmuz’da somutlaşan zindan direnişinin zor koşullarda kazanmak olan Kürdistan devriminin tarzını somutlaştıran direniş olduğu da bilinmektedir.
İkinci büyük zindan direnişi de Kürt Halk Önderinin İmralı’ya atıldığı günle başlar. 12 Eylül’de tutsaklar şahsında PKK bitirilmek istenirken, uluslararası komployla da İmralı’ya atılan Kürt Halk Önderi şahsında PKK bitirilmek istenmiştir.
AKP şahsında somutlaşan yeni devlet politikası
12 Eylül’de izlenen bu politika nasıl ki 12 Eylül’ün yenilgisiyle sonuçlanmışsa, Kürt Halk Önderinin duruşu ve direnişi de İmralı’da izlenen politika şahsında uluslararası komployu boşa çıkartmıştır. Çünkü bu önderlik İmralı’da kendini daha fazla büyütmüş, Kürt halkı ve insanlıkla daha fazla bütünleşmiştir. Kürt sorununun çözümü hiçbir dönemde olmadığı kadar kendini dayatmıştır.
Üçüncü zindan direnişi dediğimiz süreç KCK adı altında demokratik siyasete yönelik siyasi soykırım operasyonlarıyla başlamıştır. AKP Hükümeti siyasi soykırım operasyonlarıyla Kürtlerin onlarca yıllık mücadeleyle oluşan siyasi birikiminin kökünü kazımaya yönelmiştir. Bu defa da siyasi soykırımla zindanlara atılan demokratik siyasetçiler şahında Kürt Özgürlük Hareketi’ni bitirmeyi hedeflemiştir. Nitekim bunun teorisini de açıkça yapmışlardır.
KCK adı altında yapılan siyasi soykırım operasyonlarıyla tutuklananlar ilk önce duruşlarıyla ve anadilde savunma tutumlarıyla, sonra da gerçekleştirdikleri süresiz açlık grevleriyle bu politikaya cevap vermişlerdir. Üçüncü zindan direnişiyle AKP şahsında somutlaşan yeni devlet politikasını da yenilgiye uğratmışlardır. AKP Hükümeti üçüncü zindan direnişiyle ideolojik yenilgiye uğratılmıştır. Bundan sonrası bu yenilginin tarihini yazmak olacaktır. Yenilginin son süreci de bundan sonra dışarıda yürütülecek mücadeleyle sonuca götürülecektir.
AKP Hükümeti siyasi soykırım operasyonlarıyla Kürtlerin direnişini ve iradesini kırıp Kürtlerin özgürlük taleplerini sonuçsuz bırakmak istiyordu. Kürtlerin ulusal demokratik hakları temelinde özgürlük talepleri bu siyasi soykırımlarla gündemden çıkarılacaktı. Kürtler böylece kültürel soykırımın üstünü örtecek ve bu soykırımı tamamlamanın meşruiyeti olacak kırıntılara razı edilecekti. Ancak dışarıda gerillanın ve halkın direnişi ve zindanlardaki demokratik siyasetçilerin direnişiyle bu politika çökertildi. Özellikle zindan direnişçilerinin “önderliğe özgürlük, anadilde eğitim ve anadilde savunma” talepleriyle başlattıkları açlık grevleri direnişi AKP’ye karşı yürütülen direnişi daha da anlamlandırmış ve zirveleştirmiştir. Bu yönüyle çok kapsamlı ve tarihi sonuçları olan bir direniş olmuştur.
Talepler artık toplumca kabul görmüştür
Kürt sorununun çözümünde ön açıcı olacak ve Kürt halkının önemli taleplerini ifade eden Kürt Halk Önderine özgürlük, anadilde eğitim talebi sadece Kürt halkı tarafından değil, Türkiye kamuoyu tarafından da destek görmüştür. Zaten anadilde savunma hakkının derhal tanınması istenmiştir. Bu taleplerin Türkiye kamuoyu ve uluslararası alanda kabul görmesi Türk devletinin “bu talepler sadece sınırlı bir kesimin talepleridir” tezini çökertmiştir. Anadilde eğitim ve Kürt Halk Önderine özgürlük talepleri artık toplumca kabul görmüştür. Bu talepleri bundan sonra reddetmek mümkün değildir. Bu açlık grevleriyle Kürt Halk Önderinin özgürlüğü ve anadilde eğitimin tanınması ideolojik ve siyasi olarak kesinleşmiştir. Bu açlık grevinin birinci kazancı budur. Bu taleplerin kabul edilmesi için uygun bir zemin doğmuştur. Bu zemin sahiplenilir ve mücadele sürdürülürse bu taleplerin tanınması önünde hiçbir güç duramayacaktır.
Bu direnişle birlikte Kürt Özgürlük Hareketi’nin tüm bileşenlerinin politik hedeflerinin ortaklığı yanında, ortak davranış ve ortak iradenin de olduğu tartışmasız netleşmiştir. Kürt Halk Önderinin Kürt sorununun çözümünde en önemli muhatap ve siyasi aktör olduğu bir daha görülmüştür. Kürt Özgürlük Hareketi’nin bileşenlerini parçalı göstermek ve birbirine karşı hale getirme çabalarının gerçekle ilgisi olmayan propagandalar ve psikolojik savaş çabalarını olduğu bir daha anlaşılmıştır. Bu da ikinci kazanımdır.
Bunlarla bağlantılı olarak en önemli kazanım ise tüm siyasi soykırım operasyonlarına rağmen halkın siyasi mücadele gücü ve kararlılığının azalmadığı, aksine soykırımcı sömürgeci güce karşı daha öfkeli olduğunun açığa çıkmasıdır. Tutuklananların yerine taze ve mücadeleye daha doğrudan girecek mücadeleci Kürtlerin devreye girdiği her yerde görülmüştür. Bir nevi kan tazelenmesi yaşanmıştır. Öte yandan açlık grevleri toplumdaki tüm muhalif kesimleri harekete geçirerek özgürlük mücadelesinin toplumsal tabanının ne kadar geniş olduğunu ortaya koymuştur. AKP şahsında somutlaşan kültürel soykırımcı siyasi sömürgeciliğin Kürdistan’daki zayıflığını da gözler önüne sermiştir. Özgürlük Hareketi’nin bu konumu ve AKP’nin zayıflaması gerçeği önümüzdeki dönem mücadelesinin sonuca gidecek bir konumda bulunduğunu göstererek özgürlük ve demokrasi güçlerine büyük moral vermiştir.
Türkiye AKP ya da CHP’ye muhtaç değil
Açlık grevinin ortaya çıkardığı diğer önemli bir kazanım ise, Türkiye’deki demokrasi güçlerini açığa çıkarmasıdır. Açlık grevleri sırasında AKP Hükümetinin sıkışmasında en az Kürt halkının sahiplenmesi kadar Türkiye demokrasi güçlerinin de sahiplenmesinin etkisi olmuştur. Türkiye’de önemli bir demokrasi gücü olduğu açığa çıkmıştır. Bu da demokrasi ve tüm radikal demokratlar açısından moral güç olmuştur. Eğer bu demokrasi güçleriyle Kürdistan’daki demokrasi güçleri birleşirlerse Türkiye’de demokratik siyasi bir alternatifin olacağı görülmüştür.
Türkiye’nin AKP ya da CHP’ye muhtaç olmadığı anlaşılmıştır. Halkların Demokratik Kongresi gibi bir siyasi gücün alternatif bir demokratik hareket olarak Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacağının görülmesi gelecek için umut verici olmuştur. Açlık grevleri bir nevi Türkiye demokrasi güçleri ve Kürt demokrasi güçlerine “birleşirseniz Kürt sorununu çözer ve Türkiye’yi demokratik- leştirirsiniz” demiştir. Bundan daha büyük bir kazanım olabilir mi? Kürdistan’daki demokrasi güçleriyle Türkiye demokrasi güçleri birleşirse Türkiye’deki siyasi çıkmaz aşılacak ve Türkiye demokratikleşerek Kürt sorununu çözecektir. Bu nedenle tüm demokrasi güçlerinin bu birliği siyasi ve toplumsal olarak sağlayarak bu tarihi sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmektedir.
Dört parçadaki birleşik güç açığa çıkmıştır
Kuşkusuz açlık grevlerinin bir diğer kazanımı ise dört parçada ve yurtdışındaki Kürtleri bir araya getirmesidir. Tüm Kürtler zindan direnişine ve taleplerine sahip çıkmışlardır. Böylece dört parçadaki halkımızın birleşik gücü açığa çıkmıştır. AKP’yi korkutan diğer bir etken de bu olmuştur.
Kürt halkının özgürlük mücadelesinin kökleştiği, hiç bir sömürgeci gücün kendi egemenliğindeki Kürtlerin mücadelesini bastıramayacağı herkese gösterilmiştir. Kürtlerin birliğinin her türlü engeli aşarak özgürlüğü getirecek güce ulaştığının görülmesi tüm parçalardaki halka da büyük bir moral vermiştir. PKK’nin dört parçayı özgürlük ve demokrasi duygusunda birleştirdiği bu açlık grevleriyle kanıtlanmıştır.
Bir diğer önemli sonuç ise, sömürgeci güçler ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini ne kadar parçalarlarsa parçalasınlar, ne kadar işbirlikçilik yaparlarsa yapsınlar Kürtlerin ulusal demokratik özgürlük talepleri uluslararası alanda meşruiyet kazanmıştır. Kürtlerin mücadelesini dış güçlerden destek alarak ve uluslararası alanda tecrit ederek boğma şansını bu güçlerin kaybettiği ortaya çıkmıştır. Kürtlerin çok haklı talepleri için mücadele ettiği kabul görmüş ve bu taleplerin sömürgeci güçler tarafından kabul edilmesi gerektiği konusu uluslararası kamuoyunun meşru görme yaklaşımıyla da netleşmiştir. Uluslararası güçlerin, Kürtlerin taleplerini reddetme konusunda eskisi kadar soykırımcı, sömürgeci güçlerin arkasında durmayacağı anlaşılmıştır. Çünkü Kürtlerin ulusal varlığının ve özgürlüğünün talep edilmesi karşısında sömürgeci güçlerin arkasında durmak bu güçlerin de meşruiyetini sorgulatmaktadır. Kürt halkı öyle bir haklılık temelinde mücadele etmektedir ki, hiç bir gücün karşı çıkamayacağı ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda Kürt halkının Özgürlük Hareketi’nin başarıya ulaşmasında bir engelin de tam olmasa da aşılacak duruma geldiği görülmüştür.
Açlık grevlerinin başarıya ulaştığı açıktır. Tarihe zindanda yürütülen direnişlerin en etkililerinden biri olarak geçecektir. Türkiye’de birçok çevrenin “direkten döndük” değerlendirmesi yapması da bu gerçeği göstermektedir.
MUSTAFA KARASU