İnsanların eylemleri kadar eylemlerine verdikleri adlar da yaşamın anlamını tarif eder. Bir eylemin birçok farklı biçimde adlandırılması, en iyi niyetle söylersek, o eyleme verilen anlamın birçok kişi tarafından farklı algılandığını gösterir.
Kürdistan insanı, ahlaki politik toplum denen organik toplumun ilk şekillenişini yaşaması itibariyle her şeye rağmen insani özelliklerini korumayı başarmıştır. Aslında bununla da toplum olma özelliğini korumayı başarmıştır diyebiliriz.
Ağrı’da yaşanan ve ateşkes şartlarını ihlal ettiği kadar Türkiye toplumuna da bir saldırı anlamına gelen saldırı AKP’nin hiçbir yalana rağmen yüzünü örtemediği olaylardan biridir. Bu olay çok tartışıldı ve çok da tartışılacağa benziyor ama en anlamlı yanı, Kürdistan insanının bilinçli yaşamasının bir örneğini oluşturmasıdır.
Bir araya gelen her insan kalabalığının kitle olarak adlandırılamayacağını Kürdistan insanı bir daha göstermiştir bu olayla. Önderliği bilen, Önderliğin başlattığı çözüm sürecinin hangi zorluklardan geçerek bugüne geldiğinin farkında olan, bu farkındalıkla her şeye hassas yaklaşan ve buna göre yaşamını örgütleme çabasında olan bir özgür insan adayıdır Kürdistan insanı. Ve bunu Ağrı saldırısı karşısında gösterdiği tutumla bir kez daha ortaya koymuştur.
2007 yılında esir alınan 8 asker için "ölselerdi daha iyi olurdu" diyen bir ülkedir Türkiye. Ve Türk devleti bu olayda da tarihi bir sınav vermiştir. Yaralı askerlerin canlarını kurtarmak için onlara yardım eden Kürdistanlılar ne yaptığının farkındaydı. Bilinç ve farkındalık birlikte varolabilir ancak. Ve farkındalık da kendisiyle birlikte özgürlüğü ve özgüveni getirir. Ki öyle de olmuştu.
Ne yaşadıklarını bilen Kürdistanlılar, ne yaptıklarının da farkındaydılar ve özgüvenle anlattılar yaşadıklarını. Askerleri nerde bulduklarını, nasıl taşıdıklarını, nasıl onlarla konuştuklarını anlattılar basına. Kendi yaralı askerine sahip çıkamayan Türk devleti ise öyle bir açıklama yaptı ki; meğer yaralı askerleri köylüler taşımış ama "Ucundan tutmak suretiyle!"
Türkiye’de siyasetin büyük kısmı yalan söylemek ve söylediği yalanı gerçekmiş gibi yansıtmak şeklinde algılandığından, politikanın dili esneklik adına ölçüsüzleşmektedir. Ve bu ölçüsüzlük giderek anlamsız, basit ve geri bir düzeye gelmektedir. Her gün birilerini alt etme adına yeni kavramlar, tanımlamalar, adlandırmalar üretilmekte, her üretilen o an tüketilerek kutsal kültür öğesi olan dil de tüketim kültürünün nesnesi olmaktadır. "Ucundan tutmak suretiyle" tanımlaması da bu tür adlandırmalardan biridir.
Aslında Önder Apo’nun istikrarlı, kararlı ve anlamlı çözüm adımları karşısında AKP’nin gösterdiği tutum tam da kendilerinin bulduğu bu adlandırmaya uygundur. AKP, hiçbir zaman Türkiye toplumunun temel bir ihtiyacı olarak görmediğinden, çatışmasızlığı ve savaş odaklı siyasetten kurtulmayı istemediğinden çözüm sürecine "ucundan tutmak suretiyle" yaklaşmıştır.
Önderliğimizin 2013 Newroz açıklamasındaki çağrıyla resmen başlattığı Kürt sorununda demokratik çözüm ve barış süreci girişimine "ucundan tutmak suretiyle" yaklaştığı için bir türlü meselenin esasına gelmemiştir. İşin aslı "ucundan tutmak suretiyle" yaklaştığı için Cumhurbaşkanı’nın bir tek kelimesiyle o tutulan uç da fırlatılıp atılmaktadır. Yalçın Akdoğan’ın katıldığı 28 Şubat Çözüm Deklarasyonu bu tarz eylemler ve girişimlerle anlamsızlaşmaktadır.
AKP göstermelik olsun diye "ucundan tutmak suretiyle" katıldığı çözüm sürecinin ucunu bırakmış görünmektedir. Bu durum, ateşkes koşullarının ihlal edilmesi ve katliamların sürmesi süreci anlamsızlaştırmaktadır. Ve Kürdistan özgürlük hareketi, misilleme, cevap verme ve eylem yapma gücünün sınanmaması gereken bir güç olduğunu tüm dünyaya anlatmış bir örgüt iken, süreç karşısında "ucundan tutmak suretiyle" sergilenen karşıtlıklar, tarihsel bilinçten yoksunluk kadar zor ve yalana dayalı siyasetin uzun ömürlü olmadığını da göstermektedir.