NİL GÜN 


İstanbul başta olmak üzere Türkiye’de sürmekte olan toplumsal hareketlere kamerası ile tanıklık eden yönetmen İmre Azem’in Alman Arte televizyonu için çektiği ‘Uçurumun Kıyısında Türkiye’ belgeseli geçtiğimiz Cuma günü Berlin’de ilk kez seyirci karşısına çıktı. 

Azem’in filmi, kısa-belgesel ya da video formatı için izleyenleri motive eden, anlattığı toplumsal mücadelenin içerisine çeken bir yana sahip. Ancak uzun metraj belgesel film olduğunda, insan bu görselliğin yanısıra içerikte de bir zenginlik bekliyor. Bahsi geçen videolara aşina olan biri, filmin aslında 5-6 farklı videonun kolajı gibi görülebileceğini söyleyebilir. 

Filmin özetle hikayesi şöyle: Olay Türkiye’de geçiyor, bu yüzden Kürdistan coğrafyasında yaşananları bir tercih olarak çok da görmemesini ironik olarak anlayabiliyoruz. Fakat, devletin 7 Haziran seçim sonuçlarını sindiremeyerek müzakere masasını devirmesi, halkın başlattığı öz yönetim direnişlerine verdiği ağır tepkiler ve 15 Temmuz’un ardından Kürtlere yönelik siyasi soykırım operasyonları filmde neredeyse yok.

Hızla geçen görüntüler arasında, öz yönetim direnişlerine dair bir fikir edinebilmek için seyircinin kendini hayli zorlaması gerekiyor. Tutuklu milletvekilleri filmde yarım cümle ve yaklaşık 3 saniyelik ‘şiddete uğrayan Sebahat Tuncel’ görüntüsü ile kendine yer buluyor. Darbe girişiminden itibaren el konulan belediyeler, esir alınan eş başkanlar meselesine ise hiç değinilmiyor. 

Neden o kadar eş başkan, yerel yöneticinin hapse atılması, özellikle de bu belediyelerin açmış olduğu sayısız kadın derneğinin, yerel yapının kapatılması filmde kendine yer bulamamış? İnsan merak ediyor, akademisyen ve gazetecilerin tutuklanmasının temel sebeplerinden olan bu durum filmde olmayınca hikaye de eksik kalıyor.

Filmde takip edilen dört isime gelelim. Mücella Yapıcı, Gezi direnişinde ve sonrasında da kent mücadelesinin önde gelen isimlerinden. ‘Gülmek devrimci bir eylemdir’ cümlesinin ayaklı kanıtı olarak sürdürdüğü direnişi ile filmin öne çıkan en önemli karakterlerinden. 

Gül Köksal, malum Barış Metni'nin imzacılarından sadece bir tanesi. Muhattabı olduğu devletten barış talep etmesinin bedelini işini ve mesleki statüsünü kaybederek ödeyen bu yüzlerce insanın bir kısmı şu anda Almanya’da bulunuyor. 

Fatih Polat, Evrensel gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olmasının yanısıra, tutuklu gazeteciler için verilen mücadelenin baş aktörlerinden. Hem filmde, hem de filmden sonra gerçekleşen söyleşide, tutuklu arkadaşlarının varlığını hatırlatmayı eksik etmiyor ve onların özgürleşmesi için verilen mücadelede cesaretin sembolü oluyor. 

Filmde, Fatih Polat ile beraber gittiğimiz 2017 referandumu öncesi Amed Newroz’unu da onun gözünden izleme şansı yakalıyoruz.

Deniz Özgür’ü takip ettiğimiz sahnelerde ise referanduma doğru giderek yoğunlaşan ve heyecanı artan bir ‘Hayır’ kampanyası örgütleme sürecine tanık oluyoruz. Film, referandumun şaibeli sonuçları ardından yine tencere-tavalarla Hayır’ın direnişinin sürdüğünü gördüğümüz görüntülerle son buluyor.

Hakikat ve cesaret. Türkiye’nin devam etmekte olan kararlı direnişin yanında en çok da Kürt hareketine borçlu olduğu iki kavram. Toplumsal hareketlere tanıklık etme iddiasındaki aktivist belgeseller kendinden değil, işaret ettiği meselelerden bahsettirir filmin ardından. Yazının eleştiri noktasında filmden ziyade, mevcut siyasi durumun analizine kayması da bundan herhalde. Bahsettiğimiz eksiklikler de sadece filmin değil aslında içerisinde bulunduğumuz halin eksiklikleri. 

İktidar Figen Yüksekdağ’a, akademisyenlere, gazetecilere yaptığıyla hakikatlerimizin bir olması yolunda atılan köprülere dinamit döşüyor. Bu dinamitlere rağmen yoluna devam edenler özgürlük yolunda ilerlerken, bunların etrafından dolanmaya çalışanlar, hakikati yok sayanlar ise tarihin tozlu sayfalarına doğru gönderiliyor. 

Sizce, belgesel ne tarafta kalmış, kendiniz karar vermek isterseniz 11 Temmuz’da saat 17.00’de Arte televizyonunda gösterilecek.