Uğur Erman 23 yaşında, Dersimli, üniversite öğrencisi ve Emek Gençliği üyesi. 10 Ekim Ankara patlamasından ağır yaralı olarak kurtulmuş. Bacağından yaralanan Uğur'un tedavisi aradan geçen 1 yıla rağmen sürüyor. Bu bir yıl içinde birçok kez ameliyat olmak zorunda kalmış Uğur. Doktorların "Hemen ayağa kalkamazsın" demesine rağmen çabuk toparlanmış. Tabii bu o kadar da kolay olmamış. Bir yıldır okuluna gidemiyor. Hatta ameliyatlar, fiziksel ve psikolojik tedaviler bugüne kadar uzayıp gelmiş. Önümüzdeki süreçte de gidip gidemeyeceği muamma... 
   Uğur Erman şimdi daha rahat yürüyor, ayakta durabiliyor ama fiziki olarak tamamen eskisi gibi olmadığının farkında. Yine de bu durum onu, bir şeylerin değişmeyeceği düşüncesine itmemiş, neredeyse her soruyu cevaplarken bunu vurguluyor: "Ülkede 10 Ekim'den sonra bir sürü patlama oldu; ama bir şeylerin değişeceğine dair hâlâ umudum var. Hatta her kötü olayın ardından bu umut hissi ve heyecanı daha da artıyor...”


HİÇBİR YERDE POLİS YOKTU

Sendikaların 'barış' çağrısıyla İstanbul'dan Ankara'ya giden Erman da herkes gibi 10 Ekim gününü anlatırken ilk olarak, sabah vardıkları Ankara'da hiç polisin olmadığını vurguluyor: "Ankara girişinde hiç polis çevirmedi. Çünkü normalde her adım başı çevirirler. Büyükşehirin önünde indik polis yoktu. Gara kadar yürüdük yok... Hiçbirimizin de aklına bir şey gelmedi açıkçası..." 

Garın önünde bekleyen kalabalığın içinde olan Uğur, eylem öncesi kahvaltı yapıp sohbet ettiklerini anlatıyor. Sonrasında çok yakınında iki bomba art arda patladığında ise zaman kavramını yitirdiğini... "Garın önünde toplanmıştık, kahvaltı yapıyor, sohbet ediyorduk. Bir an HDP'nin olduğu yerde bir bomba patladı. 1-2 adım geri çekildim, aradan birkaç saniye geçti sanırım tam kestiremiyorum, bir bomba daha patladı. İlki uzaktı bana, ikincisi çok yakınımdaydı.” 

Uğur, bombanın verdiği şokla yaralandığını fark etmese de bir süre sonra yürümeye başladığında şarapnel parçalarının dizinden aşağısını parçaladığını fark ediyor: "Bombanın basıncı sarstı, olduğum yerde durdum, yaralandığımı fark etmedim. Bilincim de yerindeydi, garın içine gitmek istedim. İki bomba art arda patlayınca sanırım devamı gelecek diye düşündüm. Bir de baktım bacağım tutmuyor, kaldıramıyorum. Gördüm ki dizden aşağısı komple kan içerisinde. İki kişi koşarak geldi, koluma girdi ve garın içindeki pastanenin önüne yatırdılar. İlk müdahaleyi SES'teki hemşireler ve doktorlar yaptı. Sonra birden polis müdahalesi oldu, gaz attılar."


1 KİŞİ DAHA KURTULURDU

Uğur, patlamanın sıcaklığıyla orada tam olarak nasıl bir tablo yaşandığını anlayamasa da hatırladığı ilk şeylerden biri, polisin bombanın patladığı alana gaz atmış olmasıydı: “İki bomba arasındaki birkaç saniye bana saatler gibi geldi. Sonrasında olaylar o kadar çok hızlı gelişmeye başladı ki mesela pastanenin orada kaç dakika yattığımı hatırlamıyorum. Polis müdahalesi geldi, sağlık emekçisi arkadaş, ‘Seni buradan götürelim gaz attılar' dedi. Ben de sağa doğru baktım ama kan kokusundan başka bir şey alamadım o gaz etkilemedi beni.”

Uğur, alanda olup biteni çok iyi hatırlamasa da sonrasında yaşananları, özellikle de gazın atıldığı anları yakın tanıklarından dinlediğini anlatıyor: “Bahadır abi vardı. Canlı bombaya çok yakın, o çevrede yaşamını yitirmeyen tek kişi o. Yanındakilerin hepsi öldü. Arasında bir metre var, yok canlı bombayla. O polis müdahalesini hatırlıyor. Bana çok şey anlattı, insanın kanı donuyor. Polis, küfrede küfrede gaz sıkmış... Zaten o gazı sıktıktan sonra yaralılara müdahale eden birçok kişi uzaklaşmış. Ölümlerin artmasının bir sebebi de o polis müdahalesiydi, ambulansların gelmesinin engellenmesiydi... İnkâr ediyorlar şimdi. Gizlilik kararından şundan bundan kaynaklı. Ama ne kadar gizlemeye çalışsalar da insanların kafasından bir ömür gitmeyecek. Ben bunu bir ömür unutamayacağım... O polis müdahalesi olmasaydı, ambulanslar erken gelseydi, belki 15-20, hadi diyelim ki bir kişi daha kurtulurdu. Bir kişi olsun, ne fark eder. Nefes alamayan insanların üzerine bir de gaz atıyorsun... Orada da kalmadı bu kötü muamele, sonra da devam etti. Bahadır abi mesela yoğun bakımda, ameliyatlarda birkaç kere ölüp ölüp dirilmiş. Yoğun bakımda bir hasta bakıcı karnına yumruk atmış küfür edip. Doktor girip o hasta bakıcıyı dövmüş. Sonra başka bir hasta bakıcı gelmiş, ‘Bir ölmediniz, kurtulamadık sizden' diyor onu da kovuyorlar yoğun bakımdan. Tabii herhangi bir soruşturma olmadı. Yani sürekli bir sıkıntı... Polis tacizi, şu bu.”



BABAM BENİ ÇOK KÖTÜ AZARLAYACAK

Uğur Erman, patlama sonrası Numune Hastanesi'ne giden ilk yaralılardan biri olmuş. İlk etapta yarası çok ağır olarak görülmediği için bir sedyede bekletilmeye alınmış. Fakat daha sonra gelen bir doktor, Uğur'un bacağındaki damarların parçalandığını ve durumun acil olduğunu görünce onu hemen ameliyata almışlar: “Meğer damarlar parçalanmış. Hemşireler ilk anda anlayamamış. Onlara da bir şey diyemiyorsun çünkü çok fazla yaralı geldi birden; biraz daha bekleseler kan kaybından ölecektim. Ben ölmedim ama acilde iki tane Mersinli arkadaşın öldüğünü hatırlıyorum... İlk uyanınca baktım bacağım yerinde duruyor. Sonra babamı gördüm yoğun bakımın diğer tarafında. İçimden dedim, ‘Babam beni çok kötü azarlayacak.' Sonra yanıma geldi, ‘Baba kızdın mı?' diye sordum, ‘Neden kızayım kurtulmuşsun başka bir şey istemiyorum' dedi...”


BAZI SAÐLIK ÇALIŞANLARI BİZE KÖTÜ DAVRANDI

Uğur'un hastane günleri sadece fiziki sancıyla geçmemiş. Arkadaşı Bahadır'a yapıldığını söylediği şeyleri hem kendisi hem de başkaları yaşamış. Bazı hastane çalışanları, yaralılara sözlü ve fiziki kötü muamelede bulunmuş: “O süreçte sağlık çalışanları tarafından kötü muamele de gördük. Akşamları doktor olmuyordu. Nöbetçi hemşire vardı iki tane, su ve ağrı kesici isteyince kafasını çeviriyordu ikisi de. Orada sana bir hasta olarak değil de, mitinge katılmış bir terörist olarak bakıyorlardı. Barış talebi falan umurlarında değildi. Yoğun bakımdayken patlamada yaralanan bir de Cevat abi vardı yanımda. Sağlık Bakanı Müezzinoğlu geldi bu arada. Cevat abi bağırmaya başladı: 'Hem bomba patlatıyorsunuz hem de gelip geçmiş olsun mu diyeceksiniz' diye. Bakanın rengi kaçtı. Sustu ve bir şey diyemedi. Sonra bana geldi, ‘Nasılsın iyi misin?' ‘Ne istiyorsun' diye sordu. ‘Barış' deyince yine sustu, sonra zaten çekti gitti. Tabii bu olay olunca oradaki AKP'li personel bize iyice gıcık oldu. Zaten onun öncesinde de Cevat abiye kötü muamele olmuş ama kanıtlayamadık, bir şey de yapamadık.”

 

BİR AY HİÇ UYUMADIM

Hastanede yaşadıkları bu kötü muameleye rağmen Uğur, birçok doktorun da gayet özverili bir şekilde kendilerine baktığını eklemeden geçmiyor. Bacağının fazlasıyla hasar görmesine rağmen doktorların ilgisi ve çabası sayesinde kesilmekten kurtulduğunu anlatıyor. Tabii bir de bu sürecin psikolojik boyutuna geliyor konu. Uğur, hastaneye çok erken gittiği için neler olup bittiğini hemen öğrenemiyor. Ailesi ya da arkadaşları durumu çok da ayrıntılı anlatmıyor ona. Fakat bir gün fırsatını bulup telefondan internete giren Uğur, tanıdığı 16 arkadaşıyla birlikte 102 kişinin katledildiğini öğreniyor: “16 arkadaşın öldüğünü öğrendim. Çoğu yakın ve bir şeyler paylaştığımız insanlardı. Orada isimleri görünce çok kötü oldum. Zaten ağrılardan ve gördüğüm şeylerden kaynaklı gözümü bile kapatamıyordum. Bir ay hiç uyumadım. Psikiyatr uyku ilacı veriyordu, o bile işe yaramıyordu. Odanın ışıkları gece 12-1 gibi kapanıyordu, herkes uyuyordu, ben gözlerim açık karanlığı ve duvarı izliyordum. Onların ölümünü öğrendim, bir de, o süreçte bacağım tehlikeye girdi. Art arda ameliyat, 1 haftada 3 ameliyat birden oldum. Habire narkoz, aç kalmak falan... Son ameliyatlarımda zaten 10 kilo zayıfladım.”


HER YENİ PATLAMA BİR SONRAKİNE İPUCU 

Ankara Katliamı'nın ilk davası, 7 Kasım'da görülmeye başlanacak. Uğur Erman olayda sadece IŞİD'in değil, devletin de ihmali ve payı olduğunu düşünüyor ve bu yönde başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere Emniyet, MİT, İçişleri Bakanlığı ve Ankara Valiliği'nden şikâyetçi olmuş: "Çünkü burada hepsinin ihmali vardı. Hiçbir önlem almadılar. Suruç'ta bir bomba patlamış ve memleket, Ortadoğu her yer kan gölü içinde ‘barış' diye çıktığın bir alanda bomba patlıyor, yüzden fazla insan yaşamını yitiriyor ve yüzlercesi de yaralanıyor. Hâlâ tedavi gören insanlar var. Ama Emniyet eve bir kâğıt yolluyor, ‘Valilik, Emniyet ve İçişleri Bakanlığı'nın bir tedbirsizliği ya da ihmali yoktur' diye. Ortada hiç tedbir yoktu ki! Antep patlaması, 10 Ekim tutanaklarında var. Antep'te bir düğünde patlama olacağı, kişiler vs. MİT'in aslında bunların birçoğundan haberi varmış; Evrensel, Cumhuriyet ve birçok yerde bu olay haber oldu. Almanya konsolosluğunu kapattı, birkaç gün sonra Taksim'de patlama oldu. Bunlar zaten istihbaratlar tarafından bilinen şeylerdi. Devlet ‘Biz terörle aktif mücadele ediyoruz' diyor. 350'ye yakın vatandaşı ölüyor. Her yeni patlama bir sonrakine ipucu veriyor. Dönemin başbakanı çıkıp ne dedi ‘Canlı bomba patlamadan yakalayamayız' zaten patlayınca da yakalanmıyor. Böyle bir ihmal var ortada. Can Dündar ve Erdem Gül'ün MİT tırları haberiyle ortaya çıkan o silahlar aslında bizi patlatan silahların ta kendisi. Yani O bombalar bu devletin malıydı!” 



DAHA YOÐUN BAKIMDAYKEN SORUŞTURMA AÇILDI

10 Ekim'de Ankara'da yaşanan bombalı saldırı, tedavi süreci ve bu süre içindeki sıkıntıların üzerine bir de polis ve okulun, açtığı dava ve soruşturmalar eklenmiş: “Yoğun bakımda ikinci ya da üçüncü gününde babam yanıma gelip ‘oğlum üniversite sana soruşturma açmış haberin olsun' dedi. Okuldaki bir afiş olayından kaynaklı. Aradan geçen süreçte iki soruşturma daha açtılar. Onların sebebini hatırlamıyorum bile. Zaten ailem ‘hastanede yatıyor soruşturmaya gelemez' diye raporları götürdü. Ona rağmen ceza verdiler. 3 soruşturma ve 1 de kınama cezası aldım.”

Bunlara rağmen çok fazla insanın kendisiyle dayanışma içinde olduğunu da dile getiriyor Uğur. Öğretmenlerinin hatta hiç tanımadığı ve tahmin etmediği kişilerin ziyaretine geldiğini anlatıyor, bir de onun için en önemlisini, babasıyla değişen ilişkisini: “Ben 22 yıl boyunca babamı tanımamışım. İyi bir insandı ama muhabbetinin bu kadar iyi olduğunu hiç bilmiyordum. Patlamayla tanıdım ama tanıdım yani. Şu an iki arkadaş gibiyiz. Yaşıtımla yaptığım muhabbetleri yapabiliyorum...”



HESABI SORULACAK

Uğur yaşanan ve yaşadığı tüm olaylara rağmen, 10 Ekim'de Ankara'ya neden gittiyse hâlâ aynı şeyleri düşünüyor ve dahası bunları yineleyeceğini tekrarlamaktan da kaçınmıyor. “Diyorlar ki, ne işiniz vardı Ankara'da? Yahu arkadaş, bir barış mitingine gittik biz. Bugün ağızlarına barış kelimesini alan insanlar, çatır çatır gözaltına alınıyor. Geçen sene, 29 Aralık 2015'teki greve çıkan öğretmenler, memurlar, 11 bin kişi açığa alındı. Niye? Barış talebinde bulundukları için. Bölgede ölümlerin durmasını istedikleri için. Geleceğe dair güzel umutları olan birçok insanı katlettiler bu ülkede. Katletmediklerini de cezaevine atıyorlar. Niye, çünkü bölgedeki katliamlar dursun istediler, barış istediler. Bugün Kürt hareketinin temsilcileri cezaevinde. Görüldüğü yerde ya panzerin arkasında cesedi sürükleniyor, ya Taybet Ana gibi bir hafta sokak ortasında cenazesi bırakılıyor ya da Gezi eylemlerinde haklarını savunan, ülkenin geleceğine dair mücadele eden insanlar gibi öldürülüyor. 14-15 yaşında çocuklar öldürüldü bu memlekette, hatta anne karnında öldürülen bebekler oldu. Babasının sırtında 40 günlük bebek soğuktan donarak öldü. Böyle bir ülkede yaşıyoruz. Ama bir yandan bırakamıyorsun burayı. Kendi insanınla birebir yaşadığın bir şeyleri tamamlaman gerekiyor bu ülkede. Güzel günleri göreceğim ya da görmeyeceğim ama güzel günlerin geleceğini biliyorum. Hesabı sorulacak. Ne diyeyim daha...”