Açlık eylemlerinde gelinen nokta, Türkiye siyasetinin ukalalıkla çaresizlik girdabında sıkışıp kaldığını gösteriyor. Bir tarafta aslında çok az şey bildikleri ve bildiklerinin gereğini de yerine getirmedikleri halde her şeyi biliyor havasına girenler. Hangi hakları elde etmek için ne tür eylemler yapmanın caiz görülebileceğine kendileri karar veriyorlar. İnsan hayatının ne kadar değerli olduğunu ancak onlar fark edebiliyorlar. Karşı karşıya bulunduğumuz tabloda sanki onların hiç payı yokmuş gibi yüksek perdeden ahkam kesebiliyorlar.
Diğer yanda olması gerekenin farkında olup bunu göze alamayanların çaresizliği görülüyor. Koltukların, makamların, kazanılmış gibi gözüken alanların bu kadar hayati bir sorun karşısında hiçbir işe yaramadığını görüp eli kolu bağlı kalma halinden söz edebiliriz.
Bu eylemi başlatanların tersi yöndeki tüm ısrarlı açıklamalarına rağmen, taleplere yönelik eylemler yerine “ölümleri durdurma” duyarlılığı ön planda tutuluyor. Desteğe ihtiyacı olan içerdekiler mi, dışarıdakiler mi? Kim daha özgür? Kimin iradesi daha güçlü? Kim daha kararlı ve tutarlı?
Eylemlerle ilgili ilk yazımda da ifade ettiğim gibi başkasının hayatı üzerinden hamaset yapmayı ahlaki bulmuyorum ama siyaset kurumunun çaresizliğini göz ardı edip, cezaevlerinde ölümün kapısına dayananlara “acıma” duygusu içinde siyaset dili geliştirenlerin hali, çok daha acınası durumda.
Türkiye siyasetinin sorunu, duyarlılık artırma, hassasiyetleri geliştirme çabaları ile aşılabilecek noktayı çoktan geçmiştir. Köklü bir altüst oluş yaşanmadıkça, canlanma ve kendine gelme imkanı yoktur. Yapısal sorunları itekleyerek, dürtükleyerek aşamazsınız.
Siyasette yeniden doğuşa zemin oluşturan ölümdür. Hayat ve ölümün gerçekçiliği iç içe geçmişliğinde aranmalıdır. Siyasal mevtaları ayakta duruyor göstermenin, dik durmak dirayetli durmak anlamına gelmediğini hayat ve ölüm birlikte öğretirler.
Asasına dayalı duran adamın kıssasında olduğu gibi bir böceğin kemirmesi ile yere yığılan, aslında bütün haşmeti ile dimdik ayakta duruyormuş gibi gözükenin ta kendisidir. Türkiye siyasetinin kokuşmuşluğu, tükenmişliği, umutları yönetiyor gözükmesine rağmen apaçık ortadadır.
Sistem içinde kişisel konum elde etmeye dair yükselmenin en kolay ve mümkün gözüktüğü alan olmanın ötesinde toplumsal bir işlevi kalmamış bir mekanizmadan, siyaset kurumundan söz ediyoruz.
Toplumu örgütleme, hakları için mücadele etmeye cesaretlendirme görevi bir yana, inançsızlığı, iki yüzlülüğü, güven bunalımını derinleştirmekten başka bir konum kalmamıştır siyasetçi için.
Köklü değişimlere öncülük edebilecek siyasal çabaların, hayatını ortaya koyarak “müzakere” etme azmi bir tarafta dururken, kolay çözüm yollarına tevessül edenler çaresizliklerini itiraf etme cesaretini gösteremeyenlerdir.
Bundan bir yıl öncesine kadar “Kürtler özerkliği nasıl ilan etmeli?” tartışmasını yapma hakkını kendinde gören hatta bunu birinci görev addedenler, şimdi Türkiye toplumu nasıl özgürleşecek sorusunu bir kez daha kendi vicdanlarına sormalıdırlar.
Nasıl bir tutum alış, nasıl bir dil inşası ve nihayet kimlerle bu yolu yürümenin mümkün olacağına karar verme konusunda geç bile kalınıyor. Gerçi yüzyılların uykusundan uyanmak için altmış gün yetmez ama bu coğrafyanın bir altmış gün daha beklemeye tahammülü olmadığı ortada.
Ukalalıkta çaresizlik girdabındaki siyaset ve 60. gün