
AYNEY ÖCALAN / HABER MERKEZİ
Hozan Dilovan, kilamlarıyla Kürt halkının aklında ve yüreğinde yer edinmiş bir isim. Sahneye ilk olarak 1969 yılında, henüz 15 yaşındayken, Moskova Newrozu’nda çıkmış.
Sovyetler Birliği’nde, 1980 yılında ‘devlet sanatçısı’ unvanını da alan Hozan Dilovan’ın sanatı, bir aile geleneği. O, Erivan Radyosu’nun da tanıdık seslerinden biri olan dengbêj Reşîdê Baso’nun oğlu.
Bu müzisyenlik geleneği, Hozan Dilovan ardından da devam ediyor. Dilovan’ın kızı Nûrê Dilovanî, 14 yıldır Almanya üniversitelerinde keman dersleri veriyor; şimdiye kadar sayısız konserde keman virtüözü olarak yer aldı.
Hozan Dilovan’la Mir Müzik etiketiyle çıkan yeni albümü ‘Bahar Hatiye’yi bahane yapıp uzunca sohbet ettik. O hikâyede bir sürgün, Sovyetler’de Kürtlerin sanat çalışmaları, Erivan Radyosu, ülke hasreti ve üç kuşaktır Kürt müziğine emek veren bir aile var; içiçe geçmiş bir sürü hikâye. Bunların elbette yalnızca bir bölümünü konuşabildik.
Müzik içinde doğmuş, büyümüşsünüz. Babanız da önemli bir dengbêj. Öncelikle kendinizi ve ailenizi sizden dinleyebilir miyiz?
Erivan’da doğdum ve büyüdüm. Dengbêj bir aileden geliyorum. Babam, Reşîdê Baso’dur ve Erivan Radyosu’nda 42’den fazla kilamı kaydedilmiştir.
Babam, 1927 yılında Ermenistan’ın Talih kasabasına bağlı Keleşbeg köyünde dünyaya gelmiş. Ailem de aslen Tendürek dolaylarından 1915’te Ermenilere, Êzîdîlere karşı yapılan katliamlardan kaçarak Ermenistan sınırını geçmiş. O dönemde ailemden 12 kişi katledilmiş. İçlerinden yalnızca dedem, kardeşi, kız kardeşi ve annesi sağ kalmış. Aile üyelerimiz gece vakti sınırı geçmeye çalışırken Aras’ın azgın sularına kapılarak yaşamını yitirmiş. Anlatılanlara göre dedemin annesi, azgın sulara kapıldıklarında çığlık atmaya başlamış ve dedem annesinin ağzını sıkı sıkı kapatmış ki askerler çığlıklarını duymasın, onları öldürmesin. Yalnızca dört kişi kurtulabiliyor içlerinden.
Ailenizin başına gelen bu trajedinin sanatçı olmanızı da etkileyen bir faktör olduğunu düşünüyor musunuz?
Elbette. Yaşanan trajedi ve ardından gelen toprak özlemi, sanatımızı çok etkiledi. Dedem, 94 yaşında rahmetli oldu. Defalarca arabayla dedemi Türkiye sınırına götürdüm. O zamanlar Sovyetler Birliği vardı, İdil’deki sınıra kadar götürüyordum. Kars karşımızda duruyordu. Dedem oraya bakıp ağlayarak eski yaşamını anlatmaya başlardı. “Keşke oraları son bir kez gezebilseydim” diyordu. Bana eliyle Ararat Dağı’nı gösterirdi. Başlardı sonra, etrafındaki her şeyi anlatmaya.
Biz de ülke hasretimizi müzikle dile getirdik. Benim ve ailemin müziğine bakarsanız görürsünüz: Hep bir hüzün var, ülke hasreti var. Sadece bizde değil, o dönemde ve öncesinde Erivan Radyosu’nda yer verilen Kürt sanatçıların hepsinde, birçok makamdan Kürdistan özlemini görebilirsiniz.
O dönemde babam ve ben, Erivan Radyosu’nda Kürtlük için birçok çalışma yaptık. Avrupa’ya gelene kadar da bu çalışmaları sürdürdük. Sonra da Kürt Özgürlük Hareketi sayesinde Kuzey Kürdistan Kürtlerini tanıma fırsatı buldum. Etkinliklere katıldım, müziğimi sundum.
Şunu söylemek istiyorum: Yaşamım boyunca ülke hasreti, içimde hep bir yara olarak kalacak. Dedem ve babam da bu hasretle öldüler.
Öğrendiğimiz kadarıyla bir dönem babanız Stalin tarafından Sibirya’ya sürgüne de gönderilmiş...
Evet, çok yoksulduk, yiyecek bir şey bulamıyorduk, babam bir parça ekmek çaldığı için 1947’de Sibirya’ya sürgün edildi, yıllarca orada kaldı. Olaydan sonra, bir günün içinde babamı trene bindirip Sibirya’ya gönderdiler. Gittiğinde annem hamileydi ve 4 ay sonra oğlu Davîd doğdu. Babam, Davîd’i doğarken de, ölürken de göremedi. Davîd, 1997’de Almanya’da öldü. İkisinin ölüm tarihleri ilginçtir. Davîd, 12 Nisan 1997 günü saat 19:30’da öldü; babam da 12 Nisan 2006’da saat 19:25’te öldü.
Babanızın müzik geçmişi sizi nasıl etkiledi?
Kendini sanatla ifade eden bir aileden geliyorum; bu sayede dengbêjleri görme, tanıma şansım oldu. Onlardan çok tecrübe edindim. Ben dengbêj değilim ama birçok dengbêj kilamını seslendirebilirim. Tabii tekrar söyleyeyim: Ben kendimi bir dengbêj olarak görmüyorum; dengbêjlik bambaşka bir şeydir. Rahmetli babam ve arkadaşları ise dengbêjdi.
Ailemin sanatla ilgilenmesinden dolayı ben de 10 yaşımda şarkılar söylemeye başladım. Enstrümanlardan en önce gitarı öğrendim ama daha sonra farklı enstrümanlar çalmaya başladım. Şu an rahatlıkla birçok enstrümanı çalabiliyorum.
Bildiğimiz kadarıyla aileniz önce dengbêj olmanızı istemiş ama siz enstrüman çalmakta ısrar etmişsiniz. Nasıl gelişti bu ve zorluk yaşadınız mı?
Doğrudur, ailem sadece dengbêj olarak kalmamı istiyordu; ben ise ailemin müzik tarzı dışında, daha çok modern sanat yapmak istiyordum. Modern ama Kürtlük ruhunu içinde barındıran bir sanat...
Gitar çalmak konusunda bana en çok yardımcı olan abimdi. Davîd abim, müzik aletleri konusunda gelişmemi istiyordu ve bir gün bana bir gitar getirdi. Her gün iki katlı evimizin damına çıkıp saatlerce gitar çalardım. Babam öğrenmemi istemediği için bir gün alıp ilk gitarımı kırdı. Ama abim, o kırdıkça tekrar tekrar gidip gitar alıp getiriyordu ve “Öğren” diyordu.
Gitar çaldığım için babamdan çok dayak yedim ve en az beş altı gitarımı kırmıştır. Ama ben gitarı çalarken melodilere aşık oluyordum, kendimden geçiyordum. Babam baktı ki benimle baş edemeyecek, bir gün bir ud alıp getirdi ve artık müziğimde ud ön plana çıkmaya başladı.
Müziğe ilk olarak Ermeni bir müzik grubuyla başlamışsınız. Ermenistan’daki müzik geçmişinizden bahsedebilir misiniz?
Çocukluğumdan beri müzikleri inceliyordum. Türk sanat müziği, Arap müziği, Yunan müziği ve diğer halkların müziklerini çocukluğumda hep dinlerdim. Bunlar bende kulak dolgunluğu sağladı.
15 yaşındayken Ermeni bir müzik grubu içinde yer aldım ve sahnedeki müzik yaşamım da burada başladı. 1969’dan bu yana sahneye çıkıyorum. Ermeni Filarmoni Orkestrası’nda yer aldım.
Kürt müziği konusunda o günlerden bu yana hep bir arayışım var. Kürt müziği hangi düzeydedir? Bunu hep merak ettim. Bu arayışım, Kürt müziğinde yeni bir şeyler yapma isteğinden kaynaklanıyordu. Yapacağım müzikte hem Kürtçe’nin ruhu olmalıydı hem de farklı halklardan bir şeyler katmak istiyordum.
Babamın döneminde dengbêjler, yalnızca bir tarzda müzik yapardı. Ermenistan Kürtleri içinde ilk ud ve cümbüşü kullanan ben oldum. Ud ve cümbüş kullanan Ermeni sanatçı arkadaşlarımız vardı ama Kürtler modern enstrüman çalmıyordu. Ermenistan ve Gürcistan’da Kürtler arasında müzik konusunda bir değişim yarattık, artık Kürtlerde telli enstrümanlar dönemi başladı.
1969’da ilk kez Kürt halkının Newroz bayramını sahnede kutlama şansım oldu. 15 yaşındaydım. Moskova’da 4 kişilik bir grupla Newroz’da sahneye çıktık.
16 dilde yayın yapan enternasyonalist bir grup olan Parvana’yla ülke ülke dolaşmışsınız. Bu grup deneyimi müziğinize neler kattı?
Evet, Parvana müzik grubunda yer aldım. Bu grupla 16 dilde müzik yapıyorduk. Ben de kendimi grup içinde yetiştirdim. Grupta 24 kişiydik, hepsi profesyoneldi. Grubu devlet oluşturmuştu; yani Sovyetler Birliği’nin kurduğu bir gruptu. “Halkların kardeşliği” çerçevesinde kurulmuştu. Halkların danslarının ve şarkılarının grubuydu.
Grubumuz, şarkılarıyla, giyim kuşamıyla insanı farklı diyarlara götürüyordu. Çok iyi hatırlıyorum: 1980’lerde konser verdiğimiz zaman salon dolup taşıyordu. Halklar büyük bir coşkuyla konserlerimize geliyordu. Bu çalışmalar, halkların kardeşliği için de olumlu oluyordu.
Ben grupla çalıştığım zaman diğer halkların da güzelliklerini görme fırsatı elde ettim. Halkların arasını bozan devletlerin politikaları, bunu daha iyi anladım. Sovyetler’de her şey çok farklıydı. Hangi halktan ve dinden olursa olsun, hiçbir ayrım yapmıyorlardı. Sovyetler’de her şeyin başı, insan olmaktı.
Sovyet sisteminde ben kendimi birçok yönden geliştirme imkanı buldum. Parvana müzik grubunda sanatsal olarak çok tecrübe edindim. Müziği bakacak olursanız her halktan bir şeyler aldığımı görebilirsiniz.
Biraz da Erivan Radyosu’nu ve oradaki ortamı, nasıl çalıştığınızı anlatır mısınız?
Erivan Radyosu’na biz birçok Ermeni müzisyeni de davet ediyorduk. O ortamda yalnızca Kürtler yoktu; Ermeni sanatçılar da kilamlarını seslendiriyordu. Erivan Radyosu’na katılan birçok Ermeni sanatçı da kilamlarını Kürtçe seslendiriyordu. Aram Tigran, bu arkadaşlardan biriydi.
Ben de birkaç kez Ermeni müzisyenlerle sahneye çıktım. Onların Kürtçe söylediği kilamları da Erivan Radyosu’nda kaydediyorduk. Diğer kilamlar ve Kürtlerin seslendirdiği kilamlar, Erivan Radyosu yayınında bir aradaydı.
Kuzey Kürdistan’da, Bağdat’ta, Tahran’da Erivan Radyosu’nu birçok insan dinliyordu ve çok gelişkin olduğunu söylüyorlardı. Bunda Sovyetler’le bağlantılı olmanın etkisi vardı. Erivan Radyosu da Sovyet sisteminin bir parçasıydı. Ermenistan’da Kürt diasporası güçlüydü ve devlet Erivan Radyosu’nun oluşmasına olanak sağladı.
Biz Kürtler, çoğunlukla Erivan ve çevresinde yaşıyorduk. Kürt aydınları, sanatçıları da orada toplanmıştı. Bu yüzden Erivan Radyosu çiçeklendi. Ama profesyonel sanat yapan çok azdı; daha çok amatörceydi. Profesyonel müzik yapanlar, parmakla sayılacak kadar azdı. Daha sonra Sovyetler’in katkısı sayesinde birçok insan profesyonel sanata başladı. Devletsiz halkların sanatlarını yaşatmalarında Sovyetler’in büyük katkısı oldu. Bu halklardan biri de Ermenistan’daki Kürtlerdi.
Aynı anda makine mühendisliği eğitimi de almışsınız. O mesleği hiç yaptınız mı, yoksa sadece müzikle mi ilgilendiniz?
Evet, üniversitede makine mühendisliği okudum ve diplomamı aldım ama bu mesleği hiçbir zaman yapmadım; aslında kendime meslek olarak edinmiş de sayılmam. Kendime meslek olarak her zaman müziği seçtim. Yaşamım, her şeyim müzik oldu. Geçimimizi sağlamak için bazen düğünlere de gidip müzik yapıyordum. Bugüne kadar da böyle devam etti.
Albümünüz ‘Bahar Hatiye’ (Bahar Geldi) yeni çıktı. Bu albüm nasıl oluştu? İçeriği hakkında biraz bilgi verir misiniz?
İlk kasetimi 1990’da ‘Dayka Min Kurdistan’ ismiyle çıkardım. Şu ana kadar dokuz kaset ve CD çıkardım. İşte dokuzuncusu da geçen ay çıktı. İleride onuncuyu da çıkarmayı düşünüyorum.
Bu albümde büyük Kürt yazarlarımızdan Seydayê Dilbirîn, Erşanê Eslan, Dewreş Serhedî ve İlhan Nergiz’in kilamları da var. Onların kilamlarını çok beğeniyorum. Albümdeki tüm şarkıların müzikleri bana ait. ‘Anna Me’ ve ‘Beriya Te Kriyem’ kilamlarının ise söz ve müziği bana ait. Şarkıların orijinalini değiştirmedim tabii ama armonilerinde bazı değişiklikler yaptım.
Albüm, istediğim gibi oldu. Bütün çalışmaları büyük bir titizlikle yapıyorum. Çünkü albümler, benim için önemli.
Bir örnek vereyim... Sovyetler döneminde belli bir zamana kadar kaset çıkarılmıyordu. İlk kilamlarımdan biri ‘Lavkê Min’dır ama bunlar kasetlere girmiyordu, ancak halk içinde söyleniyordu; yani düğünlerde...
Eğer bir kilam halka bir şey vermiyorsa ben onu söyleyemiyorum. Eğer kendimi ‘yeninin sanatçısı‘ olarak görüyorsam, o zaman sanatımla halkıma bir şeyler vermeliyim. Temel amacım, müziğimle halkıma layık olmak. Bu halk, o kadar mücadele ediyor, bedel ödüyor. Her gün gençlerimiz şehit düşüyor. Onlara layık olmak çok önemli. Oysa mücadele için basit, sloganvari kilamlar yapmak, fazla yerini bulmuyor. O dönem geçti. Bugün bu halka layık olacak sanat lazım bize.
102 bestenin söz ve müziği
Şimdiye kadar yaptığım 102 kilamın söz ve bestesi bana ait. On gün içinde de bir kaset bitirebilirim ama sanatıma yüzeysel yaklaşmak istemiyorum. Bu nedenle de yeni albümüm ‘Bahar Hatiye’ için uzun bir süre boyunca çalıştım.
Gençlere çağrı: Sanat yapmak istiyorlarsa...
50 yıldır müzik çalışmaları yapıyorum. 10 yaşında başladım, 15’imde sahneye çıktım. Kültürümüz büyük bir baskı altında. Bu halkın sanatçısı olmak da kolay değil. Sanatla uğraşmak, büyük sorumluluk istiyor. İlk başta da halkını tanıman gerekiyor. Yani sanatçının tarihini, coğrafyasını ve kültürünü bilmesi gerekiyor; komşu halkları da tanıması, bilmesi gerekiyor. Kilamların içeriğini bunlar zenginleştiriyor. Sanatımızın basit olmaması için gençlere çağrımdır: Sanat yapmak istiyorlarsa, en başta tarihlerini ve kültürlerini öğrenmeliler.

Hozan Dilovan’ın dedesi Basoyê Mamê (ortada), babası Reşoyê Baso (sağda) ve amcası.

Gürcistan’daki bir düğünde. (Ortada tambur çalan Dilovan)

Dilovan’ın babası Reşidê Baso ve annesi Zilfa Talê

Parvana Müzik Grubu

Soldaki Dilovan’ın gençliği

Erivan’da bir konser sırasında…

Dilovan’ın bugünkü hâli