Beyaz gömlekli: “Eylemi bırak, gözünü kurtarırız.”  Kemal Pir: “Sen, Kemalin gözü görsün ama Kemal özgür olmasın, diyorsun.”

Beyaz gömlekler çoktan lekelendi. Artık çocuk hayallerimizde yer alacak kadar beyaz değiller. Kemal Pirler ise Diyarbakır zindanında, Leyla Güven şahsında bir kez daha kendi geleneğini canlandırdı ve tüm Ortadoğu’ya, dünyaya yayıldı. Nasır oldu, İmam oldu, Yüksel, Gulê, Fadile oldu. Nereye gittiyse bu ülkenin çocukları, orada bir Kemal Pir duruşu doğurdu. Zira herkes, gittiği yere bir kader gibi ülkesini de götürdü.

Kadere hiç inanmıyoruz. Ve ülkemizin bizim kaderimiz olduğu bilincine rağmen, bu inanmayışı bir küfür gibi taşıyoruz. Ülkemiz bizim kaderimiz. Toprağımız bizim kaderimiz. Bu topraklarda yeşeren ağaçlar, hayvanlar, tüm canlılar, o toprağın havası, kokusu, o toprağın suyu bizim kaderimiz. O toprağın sinesinde oluşturduğumuz rengarenk dilimiz, unutturuluşunda, kendisinden daha fazla bizim kaderimiz. Bedenimiz de kaderimizdir. Bunu anlamak için siyahi olma zorunluluğu yoktur. Bir insanın, kaderi olan ülkesinin yitikliğini, bedenini hücre hücre bir eyleme dönüştürerek gidermeye yönelişi, o insanın, kaderin büyük yollarını inşa etmek için küçük patikalardan vazgeçmesine benzer.

Bedenini direnişe yatırıyor Kürdistanlılar.

Bu topraklarda hayalin kurutulduğu, yüreklerin bir çöle dönüştürüldüğü zamanlara öfkedir tüm direnişler. Ruhsuzluğa öfkedir. Şiirsizliğe, iman örtüsü altında gizlenen büyük imansızlığa, ilham veremeyişe, aşkı yaratamayışa öfkedir direniş. Ülkenin yitirilişine öfkedir. Yitik ülkenin insanı oluşa öfkedir. Öyle bir öfke ki, şairi sitemle anarak “okyanusun en ıssız dalgasına düşmüş bir kibrit çöpü misali” ülkesinden kilometrelerce uzağa düşen Kürt gençlerinin bedeninde dile gelir.

İmam Şiş de işte bu gençlerden biri. Üç aydır eylemini, ülkesine çok uzak bir diyardan sürdürüyor. Erdalların diyarından kalkıp o kadar uzaklara gidişin karşısına, ülkeye kesin dönüş eyleminin sahibi oluyor. O kadar uzaklardan ülkeyi, tecridi, faşizmi hissedebilmenin başlıbaşına bir eylem, bir direniş, bir onur duruşu olduğunu herkese söylüyor. Eylemin ilerleyen günlerinde “eylemimle özgürleşiyorum” derken, faşizme karşı direnişte 14 Temmuz ruhunun dirildiğini gösteriyor. Gurbetin böylesi dedirten bir uzaklıktan, bu özgürlük eylemi büyük moral veriyor, coşku veriyor, güç veriyor. Yürüyemeyenlerin elinden tutup yürütüyor.

İnsanlık tarihinin en soylu direniş tarzı olan bu eylemler, onurla çağırıyor, onura çağırıyor. Tüm diller ve yürekler bu eylemlerin büyüklüğünü, benzersizliğini yüceliğini dillendiriyor. İlginçtir böyle bir süreçte en çok duymaktan korkulacak vicdan kelimesi dillendirilmiyor. Kürtler, vicdan denen ve fazlasıyla kişiselleştirilen bu kavramın değer yaratmaya yetmediğini kendilerinden ve dünyadan biliyor.

Açlık grevi eylemleri, faşizme karşı direnişe çağırıyor. Tecridi kırmaya, faşizmi yıkmaya çağırıyor. Ülkesi Kürdistan’ı ve Önderini özgürleştirmeye çağırıyor. Herkes bu onuru bir miktar mahcubiyetle hissediyor ve dillendiriyor. Cevaplar bulunuyor, sesler yükseliyor, sloganlar atılıyor, ayak sesleri geliyor. Küçük eylemci grupların ayak seslerini, polislerin ayak seslerinin bastırdığı eylemlere tanık olunuyor. Anneler babalar, gram gram eriyen çocuklarının eylemini kabulleniyor, kutsuyor, kutluyor. Ve herkes, herkesi eylemi büyütmeye çağırıyor.

Leyla Güven eylemi dördüncü ayına girdi. Zindanlarda ve dünyanın birçok yerinde yürütülen eylemler, üçüncü ayını doldurdu. Eylemler başta Kürtler olmak üzere tüm dünyadan büyük ilgi ve destek gördü, İmralı işkence ve tecrit sistemi karşısında büyük bir irade duruşu, büyük bir duyarlılık yarattı. Bu duyarlılığın daha fazla bilinç ve kararlılıkla donanıp harekete geçme zamanı geldi.

Her bir eylemcinin büyük bir iradeyle sürdürdüğü bu eylemleri sadece destekliyor olmanın, onları onurlu bulmanın yetmediği bir gerçek. Tecridi kırıp faşizmi yıkacak olan mücadele hamlesini bir adım daha ileri götürmek, büyük kitlesel eylemler geliştirmek, sesini yükseltmek ve duyurmak ancak faşizmi durdurabilir. Direnişe anlam veren, “Leyla’nın direnişi haklıdır” diyen ve kendini bu direnişin başarıya ulaşmasından sorumlu gören herkesin herkese ulaşması lazım. Haklıdır demek yetmez. Destekliyoruz demek yetmez. Aksi, hem ağlayıp hem taş atmaya benzer. Gülü eline alıp, dostun yüzüne fırlatma eylemini çağrıştırır.

Faşizmin insana, topluma, özgürlüğe dair her şeye düşman olduğu ve yoketmeye yöneldiği bir dönemdeyiz. Aynı zamanda seçimler gündemdedir. Bundan dolayı belli hareketlilik olsa da özgür çalışma ve örgütlenme koşulları yoktur. Her gün onlarca operasyonun yapıldığı, her gün onlarca kişinin esir alındığı bir ortamda demokratik seçim olamaz. Unutmamak gerekir ki, eşit koşulların olmadığı, eşit propaganda ve seçim çalışmasının olmadığı bir ortamda seçim çalışması yürütmek demokratik değildir. Bu bilinçle, sürece yaklaşmak ve hamle ruhunu salt seçim argümanlarıyla sınırlandırmamak gerekir. Önemli olan faşizme karşı direniş hamlesini seçim çalışmasıyla birleştirmek, ortaya çıkacak tüm fırsatların bu hamle için kullanılmasını sağlamak, tecridi kırarak faşizmi yıkmaktır. Ancak şunu bilmek gerekir ki, tecrit kırılmadığı ve faşizm yıkılmadığı müddetçe, hiçbir seçim, demokratikleşme sorununu çözemez.

Tecridi kırmaya yönelik yapılan açlık grevi eylemleri büyük onur ve irade eylemidir. Eğer hepimiz böyle düşünüyorsak, eylemler değerliyse, faşizme geri adım attırmayı amaçlıyorsa, eyleme tanıklık eden, hak veren herkesin eylemle aynı çizgide durması, eyleme geçmesi anlamlıdır. Böyle olursa faşizmi yıkacak bir düzeye ulaşılır. Böyle olursa hem gözlerimiz görür, hem özgür oluruz. Böyle olursa ülkemizin yitik olma kaderini değiştirebiliriz.