Ülkede her şey, herkes, her kesim onun, o, ilahi güce sahip, tartışmasız tek baba, tek kişilik devlettir.

"Benim milletim" diyerek, ağzını açar. Halkın vergileriyle yedirip içirerek beslediği kurumlar ve kurumların personeli de onundur. "Benimle" başladığı cümleyi, virgüllerle donatarak "benim polisim, benim savcım, benim yargım, milletvekilim, bakanım, valim, müsteşarım, benim müdürüm" diye sürdürür.
Ülke çiftliği sanki. Üstünde yaşayanlar, pazarda satışa çıkarılmış köle, o da köle kalabalığının mutlak senyörü…
 "Benimler" panayırında, "benim oğlum, kızım, benim damadım" dedikleri Tanrının özel yaratılmışları olarak özel ayrıcalığa sahip, birer dokunulmazdır. Yolsuzluk zincirinin ucu dokununca, "benim yargım" buharlaşır.
Babanın cepleri, herkes ve kesime yetecek kadar hayallerle doludur. Cennete gitmek isteyen yoksul bahtsız kadınlara, "benim devletim" eliyle "al sana başlara türban" erkeklere minaresi sivri cami…
Kendi yurdunda, kendisi olarak özgürce yaşamak isteyen Kürtlere, oyalamacılığın, "süreç var lan" dolanı ağzında hazırdır. "Süreçte kendin olarak var olmayı unut, biat et. Tek millet, tek bayrak, tek dil üzere benim ol!.."
Aleviye "seninki din değil, benim dilime gel…"
Öte yandan, bütün dünya bir olmuş babanın başarılarını kıskanma sendromuna ona düşman kesilmiş. Ülke halkı ve doğmamış bebeğin sırtına yüklediği dörtyüz milyar dolar borca karşılık, açtığı tüneli, ayaklarını diktiği köprü ve şehirleri birbirine bağlayan bir kaç kilometrelik yolu kıskanıyor.
 Kıskanç dünya, komplolar düzeneğinde tuzaklar kurup, Bakanların uluslararası Mafya'ya yardım ve yataklığın rüşvet konuşmalarını kayda alıyor. Kasaları deşiyor, ayakkabı kutularından taşan dolar istiflerini yere indiriyor.
Uluslararası koplo bu ya, Suriye'yi harebeye çeviren, kandan kına yakan teröristlere gönderilen silahları yolda yakalıyor.
 Futbol sahalarının tribünleri, meydanlar, "her yer yolsuzluk, her yer rüşvet" sesleriyle çınlıyor. "Benim polisim" de, komplolarla meydan muharebesinde, rüşvet paralarını simgeleyen ayakkabı kutusu dolştıranları kovalıyor.
Baba, iç düşmanı sıraya dizip her gün birinin üstüne sefere çıkmaktan helak halde, işin içinden çıkmak için yeni ittifaklar arayışında, şimdi.
Kürtlerin isimlerini tek tek deftere yazıp, kendi hayal dünyasına göre tehlikeli, az tehlikeli diye işaret etmek, fişlemeyi Türklere de indirgeyip, "kim kiminle"ye vardırmak da uluslararası komplonun eseri. Onlardan artan suçlama ise düne kadar koalisyon ortağı, sıcak selamlarının muhatabı dinci örgüt…
Örgüt şimdi, çıkar savaşlarının kiri, bası içinde çete onun dilinde…
Oysa daha yakın dünde, ikili listelediği düşmana tek tek hamle ediyor, ortaklaşa vuruşla, karaya listeye alınmış Kürtlerin evlerini talan yerine çevrilerek insanlar hapishanelere dolduruluyor, terörist hükmüyle peşin mahkum ediliyor, Kürt gazeteciler banka soyguncusu gösteriliyordu.
Biat etmemiş generaller ırkçı Ergenekon, Balyozcu terörist, bir gün önce önlerinde baş ve topuk selamına duran Genelkurmay Başkanı terörist başıydı. Kendini yerin ve göğün babası sanan adam, "ben onları sorgulayan savcıyım" diyordu.
Ve baba, hayali dünya yaratıp ortasında oturmaktan zordaydı, şimdi. Hayal pazarlama dönemi bitmiş, yolsuzluklar, rüşvet çemberine sıkışmış, suçlarını örtmek için Ergenekoncuları, Bayozcuları, "yeniden yargılama” sözüyle yanına alıp, eski kafadarı örgüte karşı saf oluşturmak istiyordu. Kürtleri de safa katma taklaları atarak...
Ama çok geç artık. Nitekim Mehmet Altan da, "darbelerden yargılanacak" diyor ve gerekçesini sıralıyordu:
"Türkiye, yıllardır ülke demokratikleşsin, gerçek bir hukuk devleti kurulsun diye beklerken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ‘yolsuzluk ve rüşvet’ iddialarının üzerini örtmek için sivil darbe gerçekleştirdi. Anayasanın emrettiği ‘güçler ayrılığı’ fiilen yok edildi, iktidarın emrindeki silahlı polis güçleri mahkeme emirlerine başkaldırdı, mahkeme kararları uygulanmadı, savcıların soruşturmaları engellendi, yargı ‘yürütmenin’ emrine verildi.”
Ve Sultanlardan kalma Sarayda yandaş medya kalemlerine verdiği Sultani ziyafette, düşmanlarıyla savaşta yolsuzlukların üstünü kapatmaları için, saldıracakları ana hedefi gösteriyordu. Bir yandan da, yolsuzluklara el atan "benim adliyemi" nasıl bertaraf ettiğini yana koyup, "gerekirse sonuna kadar mücadele" narasını patlatıyordu.
Oysa, bunu dediği anda da yolsuzluk içinde debeleniyordu. 47 tane yandaşla, hapur hupur yedikleri, halktan götürülen para, yani yolsuzluğun meyvesiydi.
Çünkü, o nimetler, halkın kendisine hizmet olarak dönmesi için, ödediği vergilerle masalara dizilmişti. Baba yolsuzluk yapıyor, yandaşlarıyla halkın parasını yiyordu.
Babanın emrinde, halkın vergileriyle satın alınmış yeni tane uçak. Ama, "benim ülkem, benim milletim" panayırında, uçaklar da "benim" özelimdi. Yandaşları doldurup dünyaya kanatlanıyordu.
 Yandaşı halkın vergileriyle besleyip, ötekini dışlamak da yolsuzluktu, demokrasilerde…
Baba zorda, yolsuzlukla savaş diye diye yolsuzluklarına yenilerini katıyordu.