Bu günlerde Güney Kürdistan’dan Avrupa’ya doğru, çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu büyük bir göç dalgası yaşanıyor. Son bir ay içinde 3 bin genç Kürdistan’dan kaçmış. Kaçakçı şebekelerine, kişi başına 10 bin Dolar ödenerek Türkiye-Bulgaristan-Romanya rotası izlenerek Avrupa’ya ulaşıyorlar.

Hükümet yetkilileri, siyasi partiler ve aydınlar bu büyük kaçışın önüne geçmek için peş peşe çağrılar yapıyor. 

Kürdistan’ı terk eden bu gençler basına yaptıkları açıklamalarda ülkedeki ekonomik krizden, işsizlikten, gelir adaletsizliğinden, geleceğin belirsizliğinden ve yaşamın olağan bir parçası haline gelen elektrik kesintilerinden yakınıyor. 

Nedeni ne olursa olsun insanın anayurdundan, doğduğu topraklardan kaçarak tanımadığı topraklara ve bilmediği yeni bir hayata kaçması bir trajedidir. Oliver Cromwell’in ,"Bir insan, hiçbir zaman nereye gittiğini bilmediği zamanki kadar uzun bir yol gidemez" diye özetlediği trajedi.

Kürdistan’dan medeniyete(!) kitlesel kaçış, beraberinde büyük bir tartışmayı da getirdi. Özgürlük, refah ve huzurun ölçüsü yemek, içmek, tüketim ve elektrik kesintisi midir? Bu gençlere bu yaşam felsefesini evde, ailede, okullarda kim öğretti?

Aynı Güney Kürdistan’dan bazı gençler ise, Kürdistan Özgürlük mücadelesine katılmak üzere Kuzey Kürdistan’a, bazıları Rojava’nın savunmasına katılmak üzere Kobanê’ye, Êfrin’e, Cizîrê’ye, bazıları Şengal’i savunmaya gidiyor. Bu gençler neden elektrik kesintisinden, işsizlikten söz etmiyor? Aynı coğrafyada, aynı sosyal ortamda yetişen bu gençler neden Avrupa’ya kaçışı değil de Kürdistan’da kalmayı tercih ediyor?Bunlar hangi fikirle beslendi?

Şengal’deki katliamdan sağ kurtulan Êzîdî Kürtler, Avrupa’ya gitmek üzere, yaşadıkları kamplardan kaçarak, otobüslerle Bulgaristan sınırına dayanıyor. Rojava’dan çıkan ve Türkiye’deki kamplarda yaşayan göçmenlerin büyük bir bölümü kendi topraklarına değil, bir yolunu bulup Avrupa’ya sığınmak istiyor.

Oysa Avrupa, hiçbir zaman hayal edilen yaşama yakın bir cennet değildir. Çünkü insanın düşlerini gerçekleştirebilmesinin de yegane yolu bu uykudan bir an önce uyanmaktır. 

Bazıları gözlerimizin önünde bu uyanışı gerçekleştiriyor.

Savaşın, ekonomik sıkıntıların ve yoksulluğun alabildiğince zorladığı bir kısım insan, bütün bu sıkıntıların ve zorlukların da bilincinde, kendi topraklarında yaşamakta ısrar ediyor.

Şengal’de evleri talan edilen, köyleri yakılan ve her birinin bir dramı olan yüzlerce aile göç etmiyor. Çadırlarda, yokluk ve yoksunluk içinde yeni bir hayat kurma mücadelesi yürütüyor. Saldırılara, katliamlara karşı genç kadınlar ve erkekler, analar ve babalar öz savunma birlikleri oluşturuyor; kendi okullarını açıyor, kendilerine yetecek üretimin yollarını arıyor.

Kobanê’de aileleri paramparça olan, kendi elleri ile kızlarını ve oğullarını toprağa gömen, doğru dürüst yiyecek ekmek bile bulamayan yüzlerce aile, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki kamplardan kendi topraklarına dönüş yapıyor. 

Bu dönüşlerde güçlü bir irade ve insanlıkta ısrar bilinci var. Saldırıya uğramış, talan edilmiş bir hayatı yeniden ve eskisinden daha güçlü ve daha güzel kurmanın ve korumanın inancı var. 

İnsanın doğup büyüdüğü, emeğini kattığı, anılarını biriktirdiği topraklarını böyle rahatça çekip gitmesi kapitalist sistemin normalleştirdiği bir hayvanlaşma halidir. 

"İnsanın doğduğu değil, doyduğu yer anavatanıdır" yalanını icat edenler; doymak için yola çıkan milyonlarca insanı birbirinin yerine ikame ederek emek sömürüsünü meşrulaştıranlardır.

Bu büyük yalanı kabul ettiğimiz an, bir ülkeden bir ülkeye, bir kıtadan diğer kıtaya göç eden ve sürekli verimli otlaklar arayan bizon sürülerinden, yaban öküzlerinden hiçbir farkımız kalmazdı.

İnsanlarımızı, gençlerimizi bu duruma kim, hangi yaşam öğretisi, hangi siyasal düşünceler ve hangi yönetim anlayışı getirdi?

Yanıtlanması gereken soru bu.