Bu tartışmalar özü itibariyle; arkeolojik yaklaşımların, arkeolojiye bakış açısının, arkeolojik çalışmaların yarattığı “milliyetçi” beklentilerin eleştirisini ve bu tartışmalar sonucu olgunlaşan çözüm önerilerini konu almaktadır. Biz de bu tartışmalardan yola çıkarak; Trigger’ın, üzerinde önemle durduğu bir konuya, küçük bir ekleme yaparak başlayabiliriz: Trigger, 1984 yılında yaptığı çalışmada, “alternatif arkeolojiler”i üçe ayırdıktan sonra (Milliyetçi, Kolonyalist ve Emperyalist), milliyetçi arkeolojinin, yakın geçmiş üzerine konsantre olduğunu belirtir ve Paleolitik’i önemsemediğini söyler. Bu söyleme, milliyetçi arkeolojinin kendi dışındaki, farklı kültür, tarih ve toplumları yok sayıcı ya da kendi olarak görme eğilimini de rahatlıkla ekleyebiliriz. Her iki durumda da arkeoloji, bağımsız ve objektif bir bilim olmaktan ziyade, milliyetçi argümanların tarihi dayanaklarının inşa edilmesi noktasında, önemli bir “araç” haline dönüşmektedir. Bu durumu Buxton, çalışmasının, “Case Study – Nazi Germany” bölümünde örneklemektedir: Almanya’da “Ulusalcı Sosyalizm”in doğuşunun hemen öncesinde, Polonya’da, Alman etnik ulusunun kökeninin arkeolojik kalıntıları kanıtlanmaya çalışılmıştır. Yine benzer bir örnek aynı çalışmada İsrail için de verilmiştir. Bu iki örnek de açık bir şekilde göstermektedir ki: Herhangi bir bölgenin ulusallaştırılması sırasında geçerli kılınan tarih ve mitolojinin temellendirilmesi aşamasında, arkeoloji, çok rahat bir şekilde araç olarak kullanılmıştır. Trigger’ın bahsettiği; “milliyetçi arkeolojinin yakın tarihe odaklanması”, konusuna bir çözümleyici yaklaşım olarak; prehistorik arkeolojinin de önemle üzerinde durulması gerektiği dile getirilmiştir. Prehistorik arkeolojiye dikkat kesilen bu çalışmanın giriş bölümünde, önemle üzerinde durulan ve çalışmanın bir sonucu olarak dile getirilen konu ise; arkeolojide yerel tarihlere büyük bir dikkat gerektiğine ve bu yerel tarihlerden elde edilen doğru bilgilerin, veri oluşturmadaki etkisinin ortaya çıkarılmasına ihtiyaç olduğudur.
Türkiye’de de arkeoloji, aslında yukarıdaki örnekler paralelinde, bir “milliyetçi arkeoloji” anlayışına dönüşmüştür. 1846 yılında eserlerin toplanması ve bunun için müzeler oluşturulmasıyla başlayan süreç, 1872’ye kadar Edward Goold ve daha sonrasında Anton Dethier’in önemli etütler yaparak birçok eserin müzeye kazandırılmasıyla önemli bir aşamaya gelmiştir. 11 Eylül 1881 yılında Osman Hamdi Bey’in Müze-i Hümayun’un (İstanbul Arkeoloji Müzesi) müdürlüğüne atanmasıyla çalışmalar devam eder ve daha kurumsal bir müze işlevi oluşturulur. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde başlayan bu arkeolojik çalışmalar, 1923’te yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilanıyla birlikte devam eder. Ancak; 1931’de Türk Tarih Kurumu, 1932’de Türk Dil Kurumu, 1934’te İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Türk Arkeoloji Enstitüsü ve 1936’da Dil ve Tarih-Coğrafya Enstitüsü gibi kurumların açılmasıyla beraber, artık arkeoloji, Türk tarihinin-kültürünün temellendirilmesinde, bu tarihin götürülebildiği kadar geriye (eskiye) götürülmesinde, yayılabildiği kadar geniş bir coğrafyaya yayılmasında bir araç işlevi görmeye başlayacaktır. Böyle bir arkeolojik yönelimin ip uçlarını Mustafa Kemal’in, TBMM’nin 5. dönem 2. yasama yılının açılış konuşmasında da görebilmek mümkündür:
Başlarında değerli Eğitim Bakanımız bulunan, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunun her gün yeni gerçek ufuklar açan, ciddi ve aralıksız çalışmalarını övgü ile anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründe başlangıcı temsil ettiklerini, kabul edilebilir bilimsel belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk ulusunun değil, bütün bilim dünyasının ilgisini ve uyanmasını sağlayan, kutsal bir görev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim. Tarih Kurumunun Alacahöyük'te yaptığı kazılar sonucunda, ortaya çıkardığı beş bin beş yüz yıllık maddi Türk tarih belgeleri, dünya kültür kahraman tarihinin yeni baştan incelenmesini ve derinleştirilmesini gerektirecektir. Birçok Avrupalı bilim adamının katılması ile toplanan son Dil Kurultayının aydınlık sonuçlarını görmekle çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde ulusal akademilere dönüşmesini dilerim. Bunun için, çalışkan tarih, dil ve bilim adamlarımızın, bilim dünyasınca tanınacak orijinal eserlerini görmekle mutlu olmanızı dilerim. (Millet Meclis Tutanak Dergisi, D. V, C. 13, 1936 (1 Kasım) PP. 4.)
Bu kısa konuşmanın da dile getirdiği gibi; Türkiye’de arkeoloji, her zaman, devletin kuruluş aşamasındaki resmi ideolojiye uygun olarak tasarlanmış ve bugüne kadar, uygulamaları ve sonuçlarıyla, bu yönelimin bir aracı haline gelmiştir. Gerek dünyadaki örneklerde gerekse de Türkiye özelinde görüldüğü gibi; uluslaşma sürecindeki toplumların arkeolojiye yaklaşımları, bazen, arkeolojiyi ‘araçlaştırma’ yönünde olabilmesi nedeniyle objektif yaklaşımı tehlikeye atmaktadır. Türkiye’de bu yaklaşımın, arkeoloji biliminin objektifliğine verdiği zararın yanında; Türkiye’de yaşayan farklı kültür ve inançların yarattığı birikime de büyük zararlar verdiği açıktır. Bu zararlar, bazen farklı kültürlerin ya da toplumların yarattığı maddi kültür varlıklarının ‘sahiplenilmesi’, bazen bu maddi kültür varlıklarının tahrip edilmesi ve bazen de bu eserlerin yok sayılması şeklinde kendini göstermiştir. Türkiye’de farklı bir ulus ve farklı bir kültür olarak yaşayan Kürtler ise bu zararlardan her üçü noktasında da oldukça yoğun etkilenmişlerdir. Öyle ki; Türkiye’de yapılan arkeolojik çalışmaların yer aldığı yayınlarda, Kürtlere ait kalıntıların olabileceğine dair herhangi bir kelimenin bir kere bile geçmiyor olması, gerek yukarıda belirtilen zararlardan Kürtlerin nasıl etkilendiğini göstermesi açısından gerekse de milliyetçi arkeolojinin Türkiye örneğinde nasıl somutlaştığını göstermesi açısından önemli bir örnektir.


MURAT ŞEN