Demokratik İslam Kongresi, Türk siyasetinin seviyesiz ufkunda, bir hakikat güneşi gibi parladı. Aklı başında olan herkes gözlerini bu Kongre’ye dikmiş olmalı. Çünkü burada küfür yok, iftira yok, ahlak düşkünlüğü yok. İslam’ın değerleriyle günümüz Türkiyesinde halkların mücadelesiyle elde edilmiş bütün manevi kazanımların sentezi var.

İslam alimleri, bu büyük sentezi Amed’de toplanan Kongre’de çok ciddi tartışma ve katkılarla gerçekleştirdiler. Böylece Kürdistan’ın İslami iradesi, kendi payına düşen “ümmetleşme” sürecini başlatmış oldu.
Laik-Atatürkçü, kendisine yıllar boyunca öğretilmiş “demokratik olmayan İslam’a” duyduğu öfkeyle “ümmet mi?” diye bize bağıracaktır. O “ümmet” terimi, “hepimiz aynı anadan doğduk” diyen bir “kardeşlik” anlayışını yansıtır. “Anamız amele sınıfıdır, yurdumuz bütün cihandır bizim” diyen komünist de aslında bir “ümmetten” söz eder.
“Etnik, dini ve mezhebi” bölünmüşlük ve boğuşmalardan “ümmetleşmeye” geçiş İslam inancının “en demokratik” adımıdır. PKK Önderi Öcalan’ın ve Amed İslam Konferansı “sonuç bildirgesinin” sözünü ettiği “Medine Sözleşmesi”nde, Hz. Muhammed (SA), İslam’ın ilk “özerk şehir devleti” Medine’de Hicri 622 yılında “Medine’deki Müslümanların, Yahudilerin ve Paganların, her birine ait haklar ve sorumluluklar temelinde Ümmet adı altında tek bir topluluk olduğunu” ifade etti.
İşte Demokratik İslam Kongresi, bu konuda şu kararda birleşti:
“1. Toplumları birbirine düşman eden, telafisi zor hasarlara yol açan cahiliye dönemine ait uygulama, düşünce ve iktidar anlayışları, farklı toplumsal kesimlerin barış içinde ve özgür iradeleriyle bir arada yaşaması önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Bugün coğrafyamız, taşıyamayacağı ağır bir krizle karşı karşıyadır. Bu durum Medine Sözleşmesi referansı çerçevesinde Ümmetin yeniden inşasını zorunlu kılmaktadır.
2. Medine Sözleşmesi’nin birinci maddesinde “Ümmet”, çok kimlikli, çok dilli ve çok inançlı bir anlama sahiptir. Siyasi ve itikadi yaklaşımlar, Ümmetin farklı din, mezhep, inanç, etnik ve diğer tüm toplumsal gruplardan oluştuğunu dikkate almalıdır. Temel hak ve hürriyetlerin kullanımında, toplumların ve bireylerin kendilerini ifade etmelerinde adaletli, eşitlikçi ve özgür bir anlayışı kurumsallaştırmaları ve hukuki güvenceye kavuşturmaları İslami bir zorunluluktur.”
“Ümmetin yeniden inşası”, Demokratik İslam açısından Medine Sözleşmesi’ndeki “farklılıklar içinde birlik” idealine yeniden dönüşü, demokratik siyaset açısından, “demokratik ulusun yeniden inşası“na doğru yürüyüşü temsil etmekte.
Amed Demokratik İslam Kongresi, Kürt Özgürlük Hareketinin “ulus devleti” reddeden yeni programının temelini oluşturan “ulusları aşma, demokratik uluslaşma” görüşünü, İslam’ın “dini tefrikaları aşma, yeniden ümmetleşme” görüşüyle birleştirmiştir.
Şimdi, “demokratik özerk Medine gibi şehirlerin ya da bölgelerin toplamından oluşan ve demokratik ulusun ya da Ümmetin çeşitlilik içinde birliğine dayanan demokratik cumhuriyet” programı, Demokratik İslam Kongresi’yle birlikte yeni ve sağlam bir içerik kazanmış oluyor.
Şunu da ekleyelim: Laiklik ya da “materyalizm” adına ömrü “ümmetçiliğe karşı” savaşla geçmiş bizim kuşağımızın ve sonrakilerin böyle bir “ümmetçilik” anlayışına itiraz etmesi mümkün mü? İslam’ı tanımadan onunla “kavga” sosyalistlere İttihatçılardan kalan en kötü miraslardan birisidir. O miras, sosyalizmin “Türkiyelileşmesini” önlemiş, Batılı bir “materyalist” anlayış, İslam felsefesiyle diyalog ve tartışma sürecinde Türkiyeli bir materyalist felsefenin doğmasını, dolayısı ile de Türkiye’nin demokratik aydınlanmasını, sosyalizmin Müslüman halkın bağrında, onunla birlikte gelişmesini önlemiştir.  
Demokratik İslam Kongresi, sosyalizm için de yeni bir ufuktur.