Omuzlarımızdaki tarihsel sorumluluk, her birimize çok ağır misyonlar yüklüyor. Aslında her Kürt ya da zulüm sistemi içinde acıyı omuzlayan her ezilen bu misyonla doğuyor. Bununla büyüyor. Toplumsal genlerimizle bugüne taşınan dün, tüm sevinçleri, güzellikleri kadar unutulmaması gereken nice olayla da, acılarla dolu. Bir de sevinç ve acılar kadar büyük öfkelerle dolu.

Toplumsal zemin içinde kendini var eden, doğa sürekliliği içinde kendini anlamlı kılan insan, sömürülürken ya da kölelik zincirleriyle bağlanırken uygulanan çok farklı yöntem vardır. Örneğin, varlık gerçekliğine dair ya da bu evrende taşıdığı anlama dair tüm değerlerden koparılır. Benlik parçalanır, kişilik taşları yerlerinden edilir. Yaşamı güzelleştiren tüm olgulardan uzaklaştırılır.

Kölelik öyle yedirilmek istenir ki toplumsal benliğe, birey ona yaşatılan tüm acıları sonuç olarak her an yaşar, ama bu acıların nedenleri ona unutturulur hatta hatırlama istemi elinden alınır. Sadece acı yaşanır, acının insanı yaşama bağlayan bir güce dönüşmemesi için her şey yapılır. Egemenler, toplumsal hafızalarımızla oynamayı bir özel savaş yöntemi olarak esas alırlar. Toplumlara yaşattıkları acıları, katliamları hatırlatırlar ama bu acının toplumsal başkaldırıya, öfkeye dönüşmemesi için her türlü yöntemi kullanırlar.

Katliamlar yaşayan halklar, toplumlar unutmanın ‘ihanet’ olduğunu bilirler. Kürt halkı kendini bilmenin, unutmamanın adı olmayı bildi.

19-26 Aralık 1978 tarihi halkımızın, Kürt-Alevi insanlarımızın unutmadığı, unutmayacağı bir dönemi ifade etmektedir. Maraş Katliamı’nın 41. yılını karşılıyoruz. Bu katliamda kaç insanın, kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç demeden katledildiği farklı sayılarla belirtilse de, devletin ‘Kahraman’ dediği Maraş’, halkımızın defterine ‘Kara’ Maraş olarak yazıldı.

Bu coğrafya Kürt-Alevi halkımızın yaşadığı bir coğrafyadır. 1970’li yıllarda devrimci gençliğin çok yoğun bir şekilde faaliyet yürüttüğü, Sinan Cemgillerin direniş sergilediği bir coğrafyadır. Özgürlüğe, eşitliğe, insana, doğaya, her varlığa, her varlığın yaşam hakkına büyük aşkla inanılan ve saygı duyulan, kimsenin hakkını yememeyi, adil olmayı, paylaşmayı bir ibadet gibi yaşayan bir toplumsal gerçekliğe sahiptir bu topraklar. 1970’li yıllar bu toplumsal hakikatin Kürt kimliği temelinde kendini var kılma dönemine tanıklık eder. Kürt Özgürlük Hareketi’nin öncü kadrolarından Haki Karer, Kemal Pir ve birçok isim bu topraklarda toplumsal hakikat çalışmalarını omuzlarlar. Pazarcık, Elbistan toprakları çocuklarını uğurlar dağlara. Faşizme, zulme, haksızlığa başkaldıran çocuklarıyla başlarını dimdik tutarlar. Onlarla gururlanırlar. Battal Evsanlar yetişir, Şıxo Dirlikler, Mustafa Yöndemler yetişir. Bu toprakların insanları, kadınları, erkekleri Kürt Alevi kimlikleri temelinde devrim dalgasını omuzlarlar.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin partileşmesi ardından Türkiye devleti faşist sisteminin yüzünü bu topraklarda 19 Aralık 1978’de gösterir. Faşistlerin komplosuyla başlatılan katliam, bugün bile hala anlatılamayan vahşet temelinde gerçekleştirilir. Türk devletinin bir halkın sadece ulusal-inançsal-düşünsel özgürlük eğilimine verdiği cevap, ‘mezhep çatışması’ görüntüsü verilerek, ‘katliam’ olur.

Maraş’ta yaşatılan katliam, Ermeni, Süryani, Kürt soykırımının bir parçası, devamı olmaktadır. Bu katliamı sadece ‘Bir grup sağcı, Sünni, yobaz yaptı’ demek ve bu katliamın Türk devletinin Özel Harp Dairesi ile bağını görmemek, ne Koçgiri, ne Zilan, ne Palu-Genç, ne Dersim, günümüze doğru geldiğimizde de ne Çorum, ne Sivas, ne Şengal, ne Kobanê, ne Suruç, ne Roboski, ne Cizre, ne Nusaybin katliamlarını anlamak olacaktır. Türk devletinin Özel Harp Dairesi, Erdoğan’ın ‘Kadın da olsa, çocuk da olsa gereken yapılır’ çizgisinin uygulama merkezidir. Bu merkez, devletin çıkarı için kendi halkını bile gözden çıkarma özelliğine sahiptir. Yani dış görüntüsü ne olursa olsun devletin temeli faşisttir, katliamcıdır, tecavüzcüdür.

Halkımızın, halklarımızın yaşadıkları acıları unutmamak, unutturmamak omuzlarımızda taşıdığımız tarihsel sorumluluklardan biridir. Pazarcık, Elbistan, bir bütün bu toprakların insanları acılarını unutmadılar. Acıyı toplumsal bir güce dönüştürme ihtiyacı ise hala devam ediyor.

Bu toprakların çok değerli evlatları acıyı toplumsal güce dönüştürmeyi başardılar. Engin Sincer (Erdal), Bedriye Taş (Ronahi), Fidan Doğan (Rojbin), İbrahim Çoban (Atakan) acıyı tarihsel bir hesap soruşa, ideolojik iradeye, devrimsel ayağa kalkışa dönüştürdüler. Onlar yoldaşlığın derinliğine güler yüzleri ve yürekleriyle ulaştılar. Düşündüğü ve inandığı gibi yaşamayı, her insanı hakikat aşkıyla ve özgürlük temelinde sevmeyi başardılar.

Bu güzel yoldaşları ve Maraş katliamında yaşamını yitiren insanlarımızı saygıyla, minnetle anıyorum.