Kendilerine has İslam, tarikat, ticaret ve siyaset köşeli kumpanya rejiminin kazanında, hayal kaynıyor, yalan fokurduyor, ölüm sessizliği, birbirinden koparılmış Kürtlerin çığlıkları burgaçlanıyordu.
Yandaş cenahta kendine yer arayanlar, bu cehennemi manzaraya bakıp, asfalt savaş yollarını, oy satın alma dolandırıcılığı olan yeşil kartları, köylülerin kendi imkanlarıyla yaptıkları evleri şahit göstererek, kanlı ura dönüşmüş Kürdistan davası düğümüne, buyurgan “efendinin“ tanımıyla “bu iş“ adını veriyor, “Erdoğan çözecek“ diyorlardı.
“Kurtarıcı“ diye sunup, eteğine sarıldıkları rejimin başı Erdoğan ise Kürt efsanesindeki Zalê Rustem gibi hiddetlenip, gürzünü indirdikçe yer, gök inliyor, Kürdistan dağları, gökte şimşeklenerek düşen bombalarla delik, deşik sarsılıyor, Kürt bebekler, doğarken bomba gümbürtüsünden ruh yarılmasına uğruyorlardı.
Ajan, muhbir olmayı reddeden Kürt çocukları, Roboskî’de bir araya toplanıp, napalm bombalarıyla paramparça ediliyorlardı.
Kürdistan, kalan sağlar için, hapishaneydi. Siyasal, sosyal ve ekonomik katliamları barışa giden yol oladursun, ırkçı zalime teslim olmamış her Kürt götürülme sırasını bekliyordu.
Dışarıda insan bırakmamacasına girişilen tutuklamalarla, Türk rejiminin hapishaneleri, Kürtlere dar geliyordu. Betonların gerisi dolu, insanlar mertek istifiydi.
İnsanlar, hayvanlara reva görülmeyen bir zalimlikle iteklenerek, nefessiz kalacak şekilde betonlar arasına sıkıştırılıyor, Kürt çocukları vahşi tecavüzlerin önüne atılıyordu.
Oysa, insanlığa erişmiş yer yüzü parçalarında, hayvanlara eziyetin de tepkisi, tepkiye karşılık ceza da vardı. 1994 yılında, Britanya’dan nakledilen koyunlar, dar yere sıkıştırıldığı için, kamyonların yolunda barikatlar kurulmuş, hayvanları serbest bırakmışlardı.
Türk dincilerden, Kürtlere karşı işlenen insanlık suçundan ötürü, vicdanların isyan sesini beklemedik, beklemiyoruz elbette. Onlar, yüz yıllık kör, sağır ve dilsiz uykuda. Ölen Suriyeli, Filistinli kardeşleri, nimetlerini yedikleri Kürdistan düşman yatağı. Kürtlerin katli, diri diri betona gömülmesi, çocuklara tecavüz hak edilmiş cezadır, ırkçılığı dindarlık olarak öngören dinlerinin defterinde.
Yine. insan olanın hukukunda hayvana tecavüz suç, bunların hukukunda tecavüz mağduru Kürt çocuklarının vahşeti anlatmaları, yeniden tutuklanma sebebiydi.
En son Urfa hapishanesinde gördük. Esir Kürtler, cezaevindeki işkencelerden kurtuluş çaresini, toplu intiharda arıyorlardı.
Urfa Barosu Başkanı İrfan Güven 275 kişinin sığdığı hapishanye tastamam bin elliyedi kişi tıkıştırıldığını açıklıyordu. 6 kişilik hücreye 18 insan…
Hava ısısının 45 derecyi bulduğu bir yerde, 6 kişinin sığabildiği bir deliğe 18 kişi tıkıştırmak, ısı ve yayılan pis kokulardan nefes alamamak, biri uzanırken, yere çömellirken, sırasını bekleyen ötekilerin ayakta beklemesi demektir.
Gelin, hem insan olun, hem de çıldırmayın. İnsanlığı aramak için, çare olarak bulunduğunuz yeri ateşe vermeyin, dayanabilirseniz.
Urfada, 13 kişinin diri diri yanmasıyla sonuçlanan insanlık trajedisinin sebep özeti, insanlığı aramanın son çaresi olan isyandır. Sonuç ise, devletin rezaletidir. Devlet işkencede var, ama zulüm altında çıldırma noktasına gelmiş insanları söndürmede yoktu.
Zaten, tarihleri boyunca Kürtleri yaşatmak için, hiç bir zaman olmadılar. Yurtlarını yakmada ve öldürmeye vardı, onlar.
Her şeye rağmen Hitler rejiminin Yahudilere gazabı olan toplama kampları, bunların esir Kürtleri doldurdukları hapishaneler gibi değildi. Kitaplardan okuduk, filmler seyrettik toplama kamplarındaki hayatı. Artık müze olan Münih’tekini gördüm. Kürtlerin tıkıştırıldığı beton duvarlar arası, toplu mezarlığa oranla daha havadardı. Her kişiye bir ranza…
Kitaplarda yazılanlara göre, Hitlerin esirleri, kimi yere kıvırılırken, öteki sıra kendisine gelsin diye ayakta beklemiyor, üç kişi tek yastığı paylaşmıyordu. Gelin bunların dininden olun. Aldanınız varsa eğer, vicdanlarına teslim olun bunların.
Her hakllerini gördük, çünkü. 12 Eylül 1980 darbecileri, bunların ruhuydu. Yasaları, kulları hala yürürlükte.
12 Eylül rejiminin daha sonra en büyük Türk büyüğü mertebesiyle Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğine getirilen General Kemal Yamak’ın komutasındaki Diyarbakır cezaevinde, Kürt esirler salgın hastaklıktan kırılsınlar diye yemeklerine, hastaların balgamı karışırılıyor, insan pisliği, ölü fare yediriliyordu.
Bunların yaptığı, aynısıdır. Sağ giren hastalık kapıp, çıkışı olursa yaysın diye Kürtlerin üçünü, beşini koyun koyuna tıkıştırıyor, betonlara.
Roboskî katliamının öbür şeklidir, bu. Tasarlanmış, yani teammüden katliam…
Katliamlar sadece ve yalnızca kurşun, kılıçla yapılmıyor. İnsanları nefes alamaz şekilde topluca betona sıkıştırmak da katliamdır.
Urfa cezaevindeki olay, tasarlanmış katliama isyandı.
Ve Türk kamuoyunun vicdanı olan medya, isyancıların imdadına giden yakınlarının Türk polisine taş attıklarını öne çıkarıyor, dalgalandırıyorlardı.
13 kişinin diri diri yanarak ölmesi, sıradan haberdi. Hiç birinin insan olarak hikayesi yoktu.
Buyrun kardeşlikten alın!...
Urfa hapishanesinde ölüm