Bu hafta izninizle biraz ağzımı bozacağım. Lakin olan bitene, seyrettiğimiz şu savaş haline karşı iktidarın eteğine yapışanlar acıyla öfkenin sürekli yer değiştirmesine vesile oldular. Cizre’de bir bodrum katında ambulans bekleyen 30’a yakın kişi var. (bu yazı yazıldığı sırada ambulans beklerken kan kaybından ölenlerin sayısı yediye çıktı. Milletvekilleri açlık grevine başladı. Eve doğru yürüyenlerin üzerine gaz ve su sıkıldı. Yaralıları almaya beyaz bayrak giden anneler gözaltına alınıyor. Sayı gittikçe artacak diye ödüm patlıyor, gidenlere mi yanayım, onların bir sayı olarak anılmasına mı, kalanlara mı, hangisine, hangisine?) HDP milletvekili Faysal Sarıyıldız Twitter’dan “şimdi ben de o eve gidiyorum. Ambulans gelmezse çok büyük katliam olacak” diye haykırıyor, ses seda yok. Mecliste aynı partinin diğer üyeleri “stajyer” başbakana bir şeyler yap demek için odasına doğru yürüyor, önüne korumalar dikiliyor. Biraz önce “ölmeyi bekleyen”lerin yanına gitmek için bi zahmet yola çıkan ambulansların da emniyete çekildiği haberini gördüm. 

Bölük pörçük aldığımız bu haberlerin yarattığı infial, çaresizlik hissi yetmiyormuş gibi aynı anda şöyle twitler dolaşıyor ortalıkta: “BBC’ye telefonla röportaj verebilen “bodrumdaki 24 kişi” (evet tırnak içine alınmış), 155’i arayıp, beyaz bayrak çekip gelin bizi alın dese sorun hemen çözülür.” Evet aynen böyle yazmış, çünkü böyle düşünüyor, 155’in kurtarıcılığına inanıyor ve ekliyor: “Kurgulanmış bir telefon görüşmesi olduğu o kadar belli ki, yazık bu insanlara, alet ediyorsunuz.” Bu zat, zamanında solculuktan istifa ettiğini açıklayan, ordan topladığı puanları da yalakalık mertebesine altın harflerle yazdırdığı için, kendi gibi leş kargalarının yanında bir köşe kapan ordan üfüren bir zavallı.

Peki niye savaşın ciddiyeti bu kadar vahimken ben ona taktım? Normal şartlarda doğru bir soru olabilirdi bu. Ama şartlar normal değil, hem de hiç. Çünkü çoklar ve bulundukları yerden bu türlü üfürmenin en ufak bir vicdani sorumluluğunu taşımıyorlar. O zaman insan durup bir düşünmek istiyor. Memleketin Türk solu(!) böylesine sakalet içindeyken “bir kısım Kürt”ler ne yapıyor diye. Televizyonu açıyorum, bu kez karşımda AKP’den milletvekili olmuş bir Kürt. Ciddi ciddi PYD’nin Mardin’i de, Nusaybin’i de Kobani’ye çevirmeye çalıştığını, buna geçit vermemek gerektiğini anlatıyor. İnanarak, can-ı gönülden. Sanki o canı bir zamanlar Diyarbakır Cezaevi’nde kaybetmek üzere olan kendisi değilmiş gibi, kalbi taş kesilmiş gibi konuşuyor. PKK’ye, PYD’ye yanlış stratejileri yüzünden ayar çekmeye, böyle giderlerse barışı daha çok bekleyeceğimize, oysa iktidarın barış için uzattığı eli tutmalarının şart olduğuna işaret ediyor. Diğer yandan Kürtçe’den çevirdiği nadide eserlerin yanında poz veren, sonra da ilk iş Kürtlükten ve Kürtçeden  dönüşüyle muktedirin yanında soluğu alan, “Başbakan emredince hemen tatilimi kestim” diye yazılar yazan, Hakkari’ye girmeye yüzü kalmamış olanlar iki halk arasında arabuluculuk yapıyorum ayağına etek öpmeye, havuz medyasında yazılar yazmaya devam ediyor. Bu tür yazıları okuyup, bu minvalde sözleri dinledikçe içimde fişekler patlıyor. 

Derken memleketin Avrupa Yakası’nda çat diye elektrikler gidiyor. Karanlık ve soğukta kalıveriyorum bir an. Apartmandakiler hemen elektrik idaresini arıyor. “Nee arıza mı varmış, nasıl olur, soğukta kaldık çoluk- çocuk, bu kadar rezalet olmaz” diye veryansın ediyor. Elektrikçi çağırıp kaçak çekmek isteyenler mi ararsınız, ayy çok sinir ya diyerek hemencecik evini terk edenler mi?

Dışardaki sesleri duyunca olduğum yerde büzülüyorum. Karanlık omuzlarımdan daha çok bastırmaya başlıyor. Ezildikçe eziliyorum, bir o kadar da garip bir rahatlama hali var içimde.  Daha çok üşüsem, daha çok karanlıkta kalsam, kalsak… Hatta bu kesinti birkaç saat değil, mümkünse birkaç gün sürse, biz de koksak, yemekler bozulsa, herkes birbirinin yüzüne hapşursa, telefonları şarj edecek yer bulamasak… İçimdeki sesler sessizlikte ve karanlıkta gümbür gümbür duyuluyor. Bir an dışarı fırlayıp, “ne oldu götü boklular zorunuza mı gitti” diye bağırasım, muktedirden medet uman, siyasetin kiri-pasıyla kimliğini, insanlığını, haysiyetini unutanların suratına tükürmek geliyor!

Gözümüzün önünde sürülen, süründürülen, öldürülenlere karşı kayıtsız kalan, kendi çöplüğünden başka koruyacak yeri, kaybedecek vicdanı bile kalmamışların yanında yaşamak istemiyorum artık! Üstelik bu kahrolası –kahredici memleketten başka gidecek yerim de yok! Umutsuz, çaresiz, öfkeli ve acizim. Şak elektrikler geliyor! Kalkıyorum büzüldüğüm yerden, apartmandakiler pek bi neşe doldu. Mutfakların ışıkları yanmaya, çatal-bıçak sesleri şangırdamaya, televizyondan yanlı-yanlış haberler yağmaya başladı. Benimse hâlâ kulağımda aynı ses, Cizre’deki bodrumda inleyen yaralının sesi: “Su heval sadece su”… 

Seyretmeye, ısınmaya, yemeye-içmeye utanıyorum!