Uyan Kürt, Amerika ile Avustralya yerlileri bir yana, senin öz geçmişin olayların ispatıdır ki, halkların tarihinde, kapıya dayanan beladan kaçış, kurtuluş değildir.
Sen bunu yapa yapa, yani kaçarak hep kaybettin, çünkü…
1925-1939 soykırımında, çağın silahlarıyla donanımlı Türk ordusu kızışmış, "telev" olmuş bahar kısrakları ve kokularını alıp koşu tutturmuş aygırlar misali kişneyen akbabalar gibi saldırıyordu.
Sen, sınırlı olan önder kadrolarını da kaybetmiştin. Darmadağınık, bir araya gelip, sırt sırta verme, teşkilatlanma (örgüt) imkanından yoksundun.
Kırımcılar, kan kokusu almış akbabalar gibi ufukta belirince, her Kürt ayrı ayrı kendi hayatının derdi telaşında, kaçışı kurtuluş sanmış, ama dağların yamaçlarında, vadi ve teplerde kurşun yağmurlarına tutulup kırılmış, eli, kolu bağlı yangınlara atılmış, diri diri cızırdıyarak yanmışlardı. Kaçış yollarında tecavüzcüye yakalanma paniğine kapılan genç kızları ve gelinlerin ölü bedenleri Murat’ın, Dicle ve Fırat’ın sularından sürüklenmiş, ulu kayalıkların dibinde yaban hayvanlarına yem olmuştu.
Bunca tecrübeye rağmen Kürtler, barbarlığın yeniden (1991-1999 yılları) ininden çıkması üzerine, aynı yanlışı bir kere daha tekrarlamış, kiralık katiller, mafya çeteleriyle takviyeli Türk ordusu da, sahipsiz koyun sürüsüne dalan kurtlar gibi hayat biçmişti.
1978 yılında, Maraş’ta, Çorum ve Sivas’ta, "Allahu ekber" haykırışlarıyla insan kanını, ellerine kına yapanlar, Kürdistan’da bebek mamalarını, çocukların ekmeğini çalıyor, evleri yağmalıyor, kanda yıkanıyorlardı. Bu dönemde kırımın adı, "faili meçhul cinayet"ti. Kürtlerin urt-u ocağı söndürülüyor, köyü ile birlikte geçmişinin izleri ateşe veriliyordu.
Günümüzdeki Kürt kırımı, Kürdistan yangın ve yıkımı 1925’lerde olduğu gibi ülkenin bir başından girip, öteki başından çıkmayı öngörüyordu.
Hatta AKP Faşizminin muhafızı kalemlerinden biri (Engin Ardıç), Kürtlerin soyunu kurutmadığı için, Atatürk’e sövüyor, "Rumları, Ermenileri kırdın da Kürtleri, neden bize bıraktın?" diye yazıyordu.
Yer yüzündeki bütün Kürtlere savaş ilan ederek, terör fırtınaları eken AKP Faşizmi, IŞİD yöntemlerinden esinlenerek, terör atakları tazeliyor, yeni vahşi icatlarla, öne çıkıyordu.
İkisi de, Kürt düşmanlığında birleşiyordu. IŞİD Kürtleri keserek, aç kalmış sokak köpeklerine sunuyordu. Buna karşılık AKP, Cizîra Botan’da Taybet Ana’ya yaptığı gibi, baş kesme yerine kurşunlayarak öldürüyor, cesetlerini köpeklere terk ediyor, öbür dünyada Peygambere komşu olacak dedikleri ölülere işkence ediyor, kadın cesetlerini çıplak sokağa atıyor, erkek esirleri soyup duvar dibine diziyor, tankla üstünden geçerek asfalta yapıştırıyor, kimilerini araçlara bağlayıp yerde sürüklüyordu.
Türk ordusu, Varto, Silvan, Cizîra Botan, Sur, Dargeçit, İdil’den sonra, havada turlayan helikopterlerin ürkütücü gürültüsü, yeri, göğü zangırdatıp titreten tank, top gümbürtüsü arsında, din kardeşleri katiller, tecavüzcü, hırsızlar çetesi IŞİD’in üstüne küfür dökülen "Allahu ekber" sloganı ve talana, soyguna çıkmış Osmanlı’nın "fetih" senfonisi olan mehter Marşıyla ve yarı boşalmış Yüksekova (Gever) ile Şırnak şehrine saldırıyordu.
Oysa 1925-1939 ve yakın tarihte de 1990’ları yaşamış bu şehirlerin insanları, direnmek, karşı koymak varken kaçışın kurtuluş olmadığını bilmeliydiler.
Oysa, kırım yöntemi 1925’in aynısıydı. 1925’de de, Genç, Lice, Hani dörtgeninde başlayarak kaçışan Kürtleri kırmış, yay çizerek Botan’a ilerlemiş, oradan dönüşle katliam yapa yapa soy kurutmanın Dersim durağında duraklamışlardı.
Bugün, kırımda geçmiş tekrarlanıyordu. Onları durdurtmanın tek yolu direnmekti. Direnmek için dünden faklı olarak Kürtler, bugüne her şeye sahipti. Örgütlüydüler. Her türlü olanakları, güçlü önder kadroları vardı. O halde direnmek varken, IŞİD terörünü taklitle saldıran vahşiden kaçış nedendi? Kolay av olmak için mi?
Nitekim Türk ordusu, kalabalıklar şehri terk etti, geride direnişçiler kaldı diyerek Başkomutanları Recep Tayyip’in, "seçimden seçime kardeşlerim” dediği Kürt şehirlerini, Hitler ordularının Moskova’yı, Stalingrad, Varşova ve Londra’yı, ölü sayısı ve kullanılan bombanın niteliğini saymazsak, Saddam’ın Halepçe’yi bombalaması gibi bombalıyordu…
Saddam’ın emir eri Generali Ali’ydi. Gün geldi, harman savruldu. Geride suçlular kaldı ve onlar, aralıklarla asıldılar.
Recep Tayyip’in kaderi Saddam ile kaçişmazsa bile, Generali Hulusi Akar’la ilişkileri, yakın tarihteki tatsızlıkları hatırlatıyor. Generali Hulusi, Kayserili kurnazlıkla pek güven verici görünüyor, ama diktatörlüklerin terör sarmalındaki karmaşalı yakın dünleri güven veren generallerin ihanetleriyle doludur.
İran Şahı’nın, zoru görünce buharlaşan generalleri, Şah’tan ileri Şahçı görünmek için üniversite basıp kızlara tecavüz ediyordu.
Şili’de, General Pinochet Başkan Allende güvencesiydi. Demirel, atadığı General Evren’e güvenerek huzur içinde uyuyordu. Mısırlı General Sisi, General Hulusi Akar gibi çok namaz kılmaktan soba borusu paçalı pantolonla dolaşyor, hep Mursi’nin yanında namaza duruyordu.
Ama çıkara dur durak yoktu. Türk askerlerinin 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül’de yaptıkları gibi şak-tak selama duranlar bir saat sonra, "kurtarıcı" olarak, efendilerine tabanca doğrultan olabiliyordu.
Her neyse artık yalnız TC’nin değil, dünyanın sorunu haline gelen Recep Tayyip sorunu, ilgililerine ait. Şöyle ve böyle, herhangi bir şekilde halledeceklerdir de…
Bu gibilere, sonuna kadar meydan verilmemiştir, hiç bir zaman. Bu ayrı da, sözüm sanadır Kürt: Eğer kendi yurdunda insanca yaşamak istiyorsan, uyan artık kaçış kurtuluş değildir…