Vadideki ırmağa elimi sokuyor ve inanılmaz mutlu oluyorum. Biliyorum ki ırmağın sıcak suyu gibi, düşlerim de taze ve sıcak. Ve vadideki ırmağa bırakıyorum onları, her an sulara karışıp yitebilecek kağıttan küçük bir kayığın esirgeyiciliğine güvenerek.
Önce yılanlı kilisede aradım seni; kaburgama duvarın kutsal ve silinmez izini bıraktığı yerde. Yanımdaydın, ama ben seni aradım, sanki bir başka güneş sistemindeki uzak bir gezegendeymişsin gibi. Sanki seni bir daha göremeyecekmişim gibi. Seni aradım uçurtmasını gökyüzünde yitirmiş bir çocuğun küskün telaşıyla.
Sonra bin yıllık yeraltı şehrinde kaybettik birbirimizi. Kilometrelerce öteye uzanan gizli tünellerde, ateşsiz ve ışıksız aradık birbirimizi, karşılaşmanın imkansızlığını bilerek.
Sonra karanlık kilisedeki yüzlerce yıllık mezarlara dokundum; sanki senin ölü bedenine dokunur gibi acı içindeydim. Sanki bin yıllık ruhlara hayat vermeye çalışan, yüzleri meşale ateşinin aydınlığında daha da gizemli görünen rahiplerin aydınlığındaydım.
Gölgemi Ihlara vadisindeki ırmakta bıraktım. Gölgesiz dolaşıyorum o günden beri.
Balzac’ın “Vadideki Zambak”ı gibi benim de vadideki ırmağım var artık.
İnsanlar çoğu zaman hayatlarının bir yerinde durur ve teslim bayrağını çekerler; ne yaşayacak ne de ölecek enerjileri kalmıştır. Oysa ırmak asla durmaz. Onun suyu, balıkları soluksuz bırakacak kadar azalsa bile, şaşmaz bir inançla uzaklara akmaya devam eder.
Irmakta çağlayan bembeyaz köpüklere dalmıştık kesin bir suskunlukla. Sen, ben, bir de ırmağa bağışladığım gölgem. Bir de sürekli birbirleriyle çarpışan gümüşi yalnızlıklarımız. Ve sen ırmağın sesini duymak için bütün dikkatinle kulak kabartırken dudaklarından şu kelimeler dökülmüştü: “Her şey, hiçbir şey değildir.” Susmuştuk, sanki konuşsak büyü bozulacak ve o an ölecektik.
Evet, senin deyişinle her şey olduğu kadar vardı. Ve ben gölgemi bıraktığım yerdeydim hâlâ ve olduğum kadar her yerdeydim.
Kaburgamda taşıdığım izi ömrüm boyunca tinsel bir madalya gibi gururla taşıyacağım.
Yalnızlık dedim de, sahi sen ne yaptın yalnızlığını ve gölgeni? Sen de benim gibi kutsal bir ibadetteymişçesine kesin bir inançla ırmağa bağışladın mı gölgeni? Gölgelerimiz şimdi binlerce kilometre uzaklardaki o ırmağın üzerinde yanyana akıyor mu?
Artık iki ırmağım var: Birisi hâlâ yüreğime akmaya devam eden çocukluğumun Tersakan’ı, diğeri de Ihlara vadisindeki ırmak. İki ırmak gürültü ve coşkuyla birbirine karışıyor ve bembeyaz köpükler oluşturarak bir dağdan daha ağır ve bir tüyden daha hafif ve uçarı olan yüreğime akıyor.
Sevgili ırmaklarım, biriniz önümde, biriniz çok uzaklarda. Ama bir yerlerde yıllardır karşılaşmamış iki dost gibi buluşacağınıza eminim. Belki de son çare olarak size sığınıyorum, gölgemi sırtımda taşıyarak, tıpkı haçını taşıyan İsa gibi. Bir gün bedenim yok olsa da, gölgem sizin üstünüzde sonsuza kadar var olacak.
Ihlara vadisinde hava giderek kararıyor; sanki sesi daha da çoğalan ırmak bir dost gibi üzerine titremiş ağaçları artık yıkamıyor suyunun içinde. Artık vadiyi ve sanki her an ölecekmiş gibi hastalıklı bir bebeğe benzeyen cılız ırmağı terk etme zamanı geldi. Yukarıdan son bir kez ırmağa bakarak, “Hoşça kal sevgili dostum” diye mırıldanıyorum.
Kaburgam hala acıyor ve gölgem artık beni takip etmiyor.
Ben hâlâ Ihlara vadisindeyim.

EROL ANAR

eanar@hotmail.com