
Belleğin merhameti yoktur sevgilim,
imansızdır bellek,
bak, eskimiş bir radyodan şu sesler dökülüyor:
‘Îmana bîrê tuneye,
bîr bê îman e...’
Senden bile cilloptur imansızlıkta, ah bellek!
En azılı dinsiz bile, acz içindedir karşısında belleğin,
acz...
Ankara’dır burası, yazgımın başkenti.
Sessiz ve ıssız,
Gözlerimde dört şey var, gözlerimden belleğime akıyor bu dört şey:
çocuklar,
emir almış bir adam,
oruç kazanı
ve adama kadar uzatılmış bir sopa.
Hava sıcak, kuşlar üstüme sıçacak gibi uçuyor, sivilden çok sivil polis var ortalıkta.
Ve bir iftar çadırı burası; adam herhalde belediyenin zabıtası, ekmeğinin esiri. Çocuklar ikametgahı olmayan Suriyeli çocuklar, onlar da esir. Sopa ise çocukları yurtlarından kaçırmış olan fenalığın gölgesi.
Ve ben ömrümce bu bellek ile yaşayacağım. Bellek bu, tuttuğunu bırakmıyor, tuttuğunu kendine gömüyor. Belleğimi tutup da atasım geliyor, atamıyorum, bu en sinsi uzvum ile başedemiyorum!
Çocuklar aç,
kazan tıka basa...
adam ekmeğinin esiri,
sopa ise hayli sert.
Çocuklar açlığın uçurumunda oturuyor sevgilim, Ankara’dır burası.
Sonra Ankara’dan dünyaya bakıyorum, dünya dönüyor. Dünyayı uçurum kenarında oturan çocuklar döndürüyor, bir çelme taksalar dünya uzayda yuvarlanacak sanki.
Ve sonra adam çocuklara yaklaşıyor,
naif değil, muhlis değil; sadece bir emir eri adam, böyle ol demişler, o da olmuş.
Çatılmış, kırılmış kaşlarıyla birer ikişer geriliyor çocuklar,
sonrasında ise git gide yavaşlıyor dünya, imanım üşüyor.
Fanilası düzgün oruçlular değil bu çocuklar, donsuz ve açlar.
Aylardan Ramazan olabilir belki ve bu ayın sonunda da bayram... Ama ömrü oruç geçen bu aç çocukların bayramı da yok, sahur ile değil, savaş ile başladıkları bir açlık bu, iftar ile değil, ancak sulh ile sofralarına kavuşacaklar.
Geçersiz kimlikleri ile sigortasız bedenlerini taşımaktan, ‘daha şimdiden’ yorulmuş bu çocuklar. İnsanların ise çoğu oruç, aynı zamanda agresifler. İftar yaklaşıyor, iftarını açmaya koşan büyük insanların küçük çocukları gördüğü yok.
Ben ki kimseciklerin beni okumamasını göze alıp da yazan biriyim, yazdıkça okurları vefat eden, yazdıkça sözcükleri soyulan bir yazar. Aç bir çocuğun ilk fırsatta avuçları ile kazana dalması gibi, topladığım tortular ile cümleler kuruyorum. Gebermemek için yazıyorum, zira belleğim beni gebertecek, bu en sinsi uzvum ile baş edemiyorum!
Hava sıcak, kuşlar üstüme sıçacak gibi uçuyor, sivilden çok sivil polis var ortalıkta. Ve bir iftar çadırı burası, adam belediyenin zabıtası, çocuklar ikametgahı olmayan Suriyeli çocuklar, sopa ise çocukları yurtlarından kaçırmış olan fenalığın gölgesi.
Eskimiş bir radyom var benim, kimsenin bilmediği bir yerde saklıyorum onu, ondan dökülen sesleri toplayıp buraya yazıyorum:
‘’Bellek imansız, çocuklar imkansız, Ramazan ise...’’