Aylardan Ağustos; neminden midir, yoksa başka bir şeyden midir bilinmez, İstanbul bu vakitte insana kendisini kirli hissettirir. Karaköy ile Eminönü'nü birbirine bağlayan, çimentosu yaşlanmış Galata Köprüsü’nü bitirdikten sonra, sol tarafımızda bulunan ve merdivenleri geceden kalan çiş kokusuna boğulmuş alt geçidi geçiyoruz. Balıkçı tezgahları arasında yürümek kolay olmuyor, tezgahlarının başından ayrılmış olan satıcılar bizi potansiyel birer alıcı sandıkları için boşuna paralandıklarının farkında değiller: "Abi tam damağınıza göre palamutum var! Sardelya, orkinos, mirmir, mercan, lüfer!…"
Bir balıkçıdan baş sallayarak kurtulmaya çalıştıktan sonra bir başkasıyla karşı karşıya geliyoruz: "Barbunya ister misiniz abi? Size akşam ikramı da yaparız; istavrit, izmarit, kılıç, sinarit, tekir, uskumru da var abi! Zargana, kırlangıç, kupas, levrek…"
Nihayet balıkçı tezgahlarını geçebiliyoruz, solumuza Marmara denizini alıp yürüyoruz, deniz ile aramızda ne bir örgü var, ne de başka bir engel. Deniz ile kara bir olmuş durumda. Uzun yıllar Paris'te yaşadıktan sonra İstanbul'a yerleşmiş ve burada restorasyon işleri yapan arkadaş, Şırnaklı Memed, bulunduğumuz yeri methetmeye başlıyor: "Burası hala keşfedilmemiş bir yer, umarım keşfedilmez de. Hem çayları ucuz, hem de rahatlıkla gelinip zaman geçirilecek harika bir yer.."
Üç kişiyiz; ben, Şırnaklı Memed ve Şırnaklı'nın benimle az önce tanıştırdığı Hesen. Bugünkü buluşmayı ben istemiştim. Hesen Êzîdî bir Kürd. Aşırı İslamcıların saldırılarından dolayı köyünü terk etmek zorunda bırakılmış binlerce Êzîdî'den biri. 30'lu yaşlarda, Kürdçe'nin Kurmancî şivesine oldukça hakim, Arapçası ve Türkçesi fena değil. Deniz kıyıya çarpan dalgalarıyla bizi tutmaya çalışırken oturacak bir masa seçiyoruz. Hemen yan tarafımızda Japon, bir sonraki masada da Alman olduklarını sandığım birileri var. Almanlardan birisi ekmeğinin arasındaki balıktan iki küçük parça denize atıyor, attığı parçalardan birisi oldukça uzaktan denize doğru inen bir martı tarafından götürülüyor. Diğer parçanın çevresinde ise sürekli halkalar dönüyor, bir balık ölü bir balığı yemeye mi çalışıyordu yoksa, anlayamadım, doğanın dengesi deyip işin içinden sıyrıldım. Martı, balık parçasını aldıktan sonra geldiği yönün paralelini kullanarak dönüyor.
Martı Ayasofya'ya doğru uçarken gözlerim o gittiği yöne doğru dönüyor. Ayasofya beynimde zonklarken benim için zaman donuyor. Sanki 1930'larda ölen ve sahipsiz cenazesi Ayasofya önünde kaldırılmayı beklemiş olan Abdullah Cevdet hala orada yatıyor. Bir an kızgın bir ter içinde buluyorum kendimi, garip düşüncelerden dolayı suçluluk duygusuyla doluyorum.
Şırnaklı Memed'in sesiyle yaşadığım zamana, yani 2014'e tekrar dönüyorum. Hesen başlarından geçenleri, Şengal tarafından Silopi'ye nasıl geldiklerini, yobazların toplu katliamlarını anlatırken araya giriyorum: "Allah Laleş'i ve orada kalan Êzîdî'leri korusun!'
Hesen gözlerimin içine şefkatle bakıyor, iyi niyetimden zerre kadar kuşkusu yok: "Bizim inancımızda Allah koruyucu değil, sadece yaratıcıdır. Allah'ın iş gören uzvu Melekê Tawus'tur."
Hesen gözlerimi samimiyetiyle doldurduktan sonra Laleş'teki durumu anlatıyor. Önü alınmaz ise yobaz çetelerinin Laleş'e gireceğini ve böyle bir sonucu düşünmek bile kendileri için en büyük felaket anlamına geldiğini söylerken bakışları Ayasofya tarafında kayboluyordu.
'Peki Şeyhler ve Pîrler Laleş'te mi halâ?' diye soruyor Memed. 'Evet Kirve; beyazlarıyla Şeyhlerimiz, karalarıyla da Pîrlerimiz Laleş'teler. Hac dönemi de yaklaşıyor, onlar için asıl ölüm Şeyh Adiy Bin Musafır'ın toprağını terk etmektir. Melekê Tawus'un yardımıyla ovamızı dolduran zemzem suyu Mishefa Reş'i yakmak için gelen zalimleri söndürecektir.'
Memed'in babası Hesen'in kirvesiydi. Kaçakçılık ile yaşamını sürdürmüş olan Memed'in babası, Türkiye ve Irak devletleri arasında çizilmiş olan sınırı sayısız defa ezmişti, böyle olunca da haliyle sınırın öbür tarafındaki bir çocuğa kirve olmak için pasaport da gerekmemişti. Êzîdî'lerdeki geleneğe göre Laleş vadisinde zemzem suyuyla vaftiz edilen her çocuğun kirvesi başka inançtan seçilirdi, yani bir Êzîdî'nin kirvesi bir başka Êzîdî olamazdı. Hesen ile kirvesi arasındaki konuşmaları dinliyordum. Aşırı dinci grupların Êzîdîler'in başına getirecekleri en büyük felaketten bahsediyordu, Laleş'in Êzîdîler için kutsal bir yer olduğunu biliyordum, ancak daha fazlasına hakim değildim, özür dileyerek Laleş ile ilgili soru sordum, Hesen anlayışla tebessüm edip anlatmaya başladı:
'Laleş bizim için Hac yeridir. İnancımızda bu ovaya ayakkabıyla girilmez, çünkü ayakkabılar dünya kirini taşır. Sadece bu kadarı bile Laleş'in biz için ne anlama geldiğini açıklamaya yeter."
Başımla ağır ağır onayladım, söyleyecek bir sözcük bulamıyordum, Haliç her zamanki gibi üstündeki mahşeri sessizce yaşıyordu, bir anda durgun denizde büyük bir gürültü oldu, bir polis motoru denizi birbirine katarak eski Galata'ya doğru son surat gidiyordu. Bir süre sonra ayrılma vakti gelmişti, kendimi bir şeyler söylemek zorunda hissediyordum, ancak söyleyecek bir sözcük bulamıyordum. Memed benim söylemek isteyip de söyleyemediğimi dile getirdi: "Oruçlarını şarapla açanları da, ovaları Laleş'i de Melekê Tawus her türlü iktidarın şerrinden korusun."