Yönettiği toplumların canlılığını, hayatını yönetmekten ümidi kesmiş rejimler bu kez onların ölümlerine göz dikerler. Canlılığı yönetilemiyorsa ölümü yönetilir. Ölümü yönetmek, eski krallıklardan, imparatorluklardan kalma en vahşi yöntemlerdendir: Suç işlemiş grupları, binlerce insanın gözü önünde kılıçtan geçirmek, idamı izlence haline getirmek eski krallık ve imparatorlukların rutiniydi. Ama toplum yönetilemezlik sinyali verdiği zaman işin rengi de değişirdi. En küçük bir suçtan ceza alanlar bile, şehir meydanlarında, etleri kıyılarak, bedenleri parçalanıp sergilenerek, yakılarak cezalandırılırdı. İnsanın ölüme gönderilişinin her anının belli formalitelerle, türlü türlü işkencelerle kurgulanmış bu “izlencesi” hayatta kalabilenlerin korkudan kaskatı kesilmesini, hareketsiz kalmasını sağlamanın yöntemiydi.

Irak ve Suriye ve Kürdistan’ın önemli şehirlerinin bir anda boşalmasına, geride kalanların ise öylece kalakalmasının nedeni o izlencelerdi. IŞİD, Musul’a, Tel Abyad’a, Şengale; Türk ordusu da Gever’e, Şırnak’a, Nusaybin’e, Sur’a saldırmadan önce o izlenceleri dolaşıma sokmuştu. Şengal’de, IŞİD’in şehre girmesinden hemen önce kaçıp kurtulabilen bir kadının anlattıkları bir insan topluluğundan çok bir canavarı imliyordu: “Şehrin dışından homurtu, gürleme sesleri geliyordu. Gök gürültüsü gibiydi. Yaklaştıklarını havadan bile sezebiliyorduk.”

IŞİD, bir şehre saldırmadan önce işkenceli videolar yayar, kendilerine biat etmeyenlere nasıl bir sonla karşılaşacaklarını anlatırdı. Kafeslere konup yakılanlar, başları kesilenler, havuzlarda boğdurulanlar ve çocuklara öldürtülenler. Bütün videoların bir kurgusu, anlatısı vardı. Az sonra öldürülecek olanlara hayat hikayeleri, pişmanlıkları anlatılır, nihayetinde ise yüzleri kapalı, siyah giysili cellatları tarafından çeşitli yöntemlerle infaz edilirlerdi. Videolar sosyal paylaşım sitelerinde gerektiği kadar yayılınca da korkuyla alelacele boşaltılmış şehirlere seferler başlardı.

O izlenceler, birkaç yıl sonra Türkiye’deki “hükümranlık toplumları”na da ilham olacaktı. Nusaybin’e girilmeden hemen önce Cizre’de, Yüksekova’ya girilmeden hemen önce Sur’da çekilen vahşet videoları dolaşıma sokuldu. Ölüm haberleri yetmez olunca işkence, yıkım ve yakma haber ve görüntüleri de eklendi. Ta ki Yüksekova’da yıkım başlamadan hemen önce ilçeden çıkan bir kadının anlattıkları, Şengalli kadının anlattıklarıyla benzeşinceye dek: “Biz ilçeden çıkarken zırhlı arabalarla önümüze çıktılar. Her biri 3 metre kadar vardı. Yüzleri insan yüzü gibi değildi. İlk defa böyle yaratıklar görüyordum. Küçük oğlum onları görür görmez ağlamaya başladı, bayılacak gibi oldu.”

Yöneteceği kitlelerden sınırsız bir hareketsizlik talep eden AKP Hükümeti, bu yöntemin “iş gördüğünü” sadece IŞİD’le deneyimlemedi. IŞİD katliam ve işkenceleri için İslam’ın ilk yıllarını refere ederek zemin bulmaya çalışıyordu. AKP o zemini Osmanlı’da, Selçuklu’da ve bilimum ecdatta arıyor.

AKP’nin işgal, yıkım, talan ve çocuk tecavüzleriyle ilgili başvurduğu ana kaynak Osmanlı’nın en şaşaalı zamanları. Kardeşin kardeşe boğdurulduğu, her şehzedeye bir haremin kurulduğu, Irak’tan, Suriye’ye oradan Filistin’e uzanan “fetih” efsaneleri ana akım televizyon kanallarının reytingi bol dizi anlatıları. Toplumu eskiye, en eskiye taşımak hayatı idame ettirmenin değil ölümü yönetmenin anahtarı.

Tel Abyad’ta, Mınbiç’te IŞİD’ten kurtarılan insanlar burkalarını yakmış, çocuklarına, eşlerine, arkadaşlarına sarılıp keyif sigaraları yakmışlardı. Sigara içmek, tıraş olmak, sevinç gösterileri yapmak bundan böyle ölümlerinin değil yaşamlarının yönetilmesi anlamını taşıyordu. IŞİD, işgal hayallerinin bitirildiği o günlerden bu yana vahşet videolarının artık işe yaramadığını gördü ve bunu büyük ölçüde durdurdu. AKP de ölümü yönetmenin kendini ölümsüzleştirmediğini yakın zamanda görecek. Vahşet izlencelerinin reytingi bir yere kadar…