İnsanın beynini ve yüreğini kasıp kavuran acı dolu manzaralarla karşı karşıya hayat. Ölümle, katliamla geçiyor günler. Büyük acılar yaşanıyor.
Çatışmaların sonu gelmiyor. Aylardır bölge halkına reva görülen zulüm ve insan onurunun kabul edemeyeceği görüntüler sarmış dört-bir yanımızı. Üstüne üstlük Ankara’nın göbeğinde bombalar patlatılıyor, acı üstüne acı, kahır üstüne kahır ekleniyor.
Alışın diyor kimi sözcüler. Alışılır, anlaşılır şey değil. Ölmek ve öldürmek zorunda değiliz. Hiçbir şey insandan daha değerli olamaz. Hiçbir düşünce, inanç, hiçbir devlet ya da yetki, bayrak ya da toprak, hiçbir öfke, amaç,kurum ya da örgüt insandan daha değerli değildir. Kazanmak istediğimiz hiçbir hak "yaşama hakkı"ndan daha üstün değlidir. İnsan hayatını temel almayan, yaşamı siyasetin merkezine koymayan hiçbir sistem ve yönetim de adaletli olamaz.
Yaşanan onca acı göstermiştir ki, her türden şiddet ve baskı çözüm getirmiyor, tam tersine şiddet şiddeti, öfke öfkeyi besliyor. Bu durum da ruhsal fay hatlarında kırılmalara, giderek onarılması zor gediklerin açılmasına neden oluyor.
Sorun Cizre, Sur ya da Ankara, nerde bir can düşse oralı olabilme duygusunu taşıyabilme, her ölüm acıdır, yakıcıdır diyebilme sorunudur. Ancak savaş sadece can almakla kalmıyor, ruhsal şekillenme, tasada kıvançta birlik gibi insani değerleri de yerle yeksan ediyor.
***
Harold J.Laskı’nin deyişiyle; “Başkalarının acılarını küçümserler çünkü bu acıların deneyimine sahip değillerdir ve kendilerine güvenmek için kendi erdemlerini abartırlar. Tarihi çarpıtırlar ve bunun vatanseverlik olduğunu söylerler; haklı istekleri bastırırlar, düzeni ve yasayı koruduklarını söylerler. Hukukun işlemediği, adaletin hüküm sürmediği toplum dengesizleşmiştir.”
İnsanca yaşamak ve yaşatmak, vicdanımızın sesini bastırmadan akıllıca, sorumlulukla ve olumlulukla hareket etmekle başlar. Birini suçlarken, birilerini yargılarken, terazinin öteki kefesine de vicdanımızı koyduğumuzda varacağınız sonuçlar çok daha adil olacaktır.
Yönetenler, sabit fikir peşinde gitmeyi, hatta zulme bayraktarlık etmeyi yaşamın sanki bir gereği ve gerçeği olarak görmeye ve göstermeye çalışıyor.
Hükümet içerde ve dışarda savaş konseptini devreye sokarak varlığını bunun üzerine inşa etmeye çalışıyor. İçerde kamu güvenliği adı altında yürürlüğe soktuğu savaş konseptiyle despotik bir yönetim pekiştirilmeye çalışılıyor.
***
Hakkaniyet dediğimiz şey biraz da hayatın sağlamasını yapma cesareti ve erdemidir. Yüzleşebilmek, araştırıp hakikatleri ortaya dökebilmek, gerçeğe varabilmektir. Yüzleşmeyen hayatın kibri, pervasızlığı, acımasızlığı ve bencilliği ortadadır. Yüzleşmek hayatın kendi doğal akışını bulmasının bir yoludur. Bu yüzden adaletin terazisinde yüzleştirmeli hayatları.
Aslolan gönül gözünü açmak, kendi içine bakmak, baktıklarını görmek, gördüklerini anlamak, tanımak, onlarla bir bütünlük kurabilmektir.
Ve antrparantez bir hatırlatma; masa devrilmeden, 2.5 yıl süren çatışmasızlık dönemi boyunca ne bir Türk ne de Kürt genci hayatını kaybetmedi.
Bir 40 bin daha mı ölelim? Yıllarca savaşılsa da dönüp gelinecek yer masa başıdır. Ancak bu sürede giden hayatlar geri gelmeyecek. Unutmayalım.