‘Dostu olmayan savaş ister demişti’ Sebahattin Eyüboğlu… Evet, günümüz insanları dostsuz kaldı ve savaş koktu dünya… (…) Hani karşılıksız şeyler kutsaldı ya… Dua… Dostu olanın dostu için duası vardı. Seccadesini her serişinde üzerine oturup o buruşuk o damarları çıkık, o yaşlı avuçlarını kaldıran nine gibi ve hemen yanında başı ona dönük küçük ayaları açık, küçük dudaklarından dua mırıldanan çocuk gibi. Kimin için ne için dua? Bu hiç önemli değildi. Gözleri yumulu huşu içindeki yüz, bilirdi ne için ve kimin için olduğunu. Kapanmış yaşlı gözler bilirdi, yaşlı gözler için avuç açtığını. Ve bu üç harf her şeye bedeldi… Bu durup da baktığımız, elimizden hiçbir şey gelmiyor dediğimiz bütün canlar için bir bütündü bu iki hece. Şiir… ‘O da sanatın en haşarı çocuğu’ olarak yer alır bu karşı duruşta. Dizeler Barış için dökülür şairin kaleminden…" (18 yaşındaki Hakkarili Şerbet’in metninden; 2002...)

Kitaplar çağırır, gideriz. Çünkü biz kitapları, şiiri ve Barış’ı "sokakta!" bulmadık. Anlamlar, mecazlar, sesler, isimler çağırır gideriz; anlamlarla, sözcüklerle döneriz. Bazılarını unuturuz bazılarını hafızamızın çekmecelerinde saklarız. Çarşamba sabahı, kitapların emri, Barış’ın kavliyle Van Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği "Kitapla Barış/Aştî Pırtûkan Re" fuarına giderken o günlerden sakladığım metinlerden birini yanıma "yolluk" olarak aldım. 2002’deki "İstanbul Van Hakkari Sanat Köprüsü" kapsamındaki etkinliklerden hele de Haziran seçimlerinden sonra olup bitmeyenleri düşünürsek hevesim de merakım da anlaşılır. 

Dile kolay; Van’da ve Hakkari’deki "şiir atölyelerinde" gençlerle tanışmamızdan bu yana 14 kitap ve şiir yılı geçmiş… Suretleri, beden dilleri gözümün önünde olan tüm duyuları hep tetikte gençler… "Bu dünyayı yalınayak dolaşan bir suyun" (İlhan Berk) hali olan ben... Van Gölü’ne dökülecekken ya da Zap Suyu’na karışacakken vazgeçip, düşüncelere dalan bir suyun yaşlığı gibi ben… Rüzgarı üstlerine başlarına ve dillerine yakıştıran, dillerine ve satır aralarına kuşların yuva yaptığı, çocukluklarını hep seslere kulak vererek geçiren gençler. Rüzgar bir zamandır kuşları önüne katarak dağdan inmiş buralarda. Sular, sözcükler hayatı önüne katarak dağlara çıkmış buralarda.

Mademki hafızanın çekmecelerini açtık, 14 yıl önce Van’da üniversite öğrencisi olan Batmanlı Meryem’in atölyede bizlerle paylaştığı Dile Pişkivî/ Sökülmüş Gönül şiirini paylaşmak isterim: "Duygularım biçilmiş / (ve) dikilmeye hazır bir elbise / kendi rengimde ip arıyorum / gel sen ol! / (ve) sıkı sıkıya birbirine dik / sonra gönlünü (de) ekle / ama konuşma hiç konuşma / çünkü yine başlar acılarım / ve bir bir ölüm lekesi olurlar gönlümde / hiçbir soru ile giderilemeyecek / (eğer) kalmışsa yanında / al dört damla güzelliklerimden / elbisenin eteklerine düğmele / iğnesiz / gözlerin neden dolmuş / durma! / ve sitemli bakma / hiçbir hakkın yok / benim varlığımda sen varsın / senin yokluğunda ben yoksulum / bunu ben de biliyorum (ve) sen de / seni içimde yarattığım / ve beslediğim gün…"

Çok dilli masallarla büyümüş Van orada, Sümbül Dağına bakarak olup bitenleri tahmin etmeye çalışan Hakkari orada… Soyadlarını kaydetmediğim başörtülü Şerbet ve dilini iğnenin deliğinden geçiren Meryem nerededirler şimdi? Hangi şiirin, hangi anlamın içindedirler?

Van’da niceliği niteliğinden, niteliği niceliğinden çok, siyaseti şiire, şiiri siyasete ve her ikisini Barış’a ve Özgürlüğe yakıştıranlarla yeniden tanışmak, birbirimizde yeni yerler ve anlamlar bulmak özel güzeldi. Emek verenlere, katılanlara kitaplar ve şiirler kere teşekkür etsek az… "sözün ipini çöllere uzatıp/ anlamın kalbini kırmak istemem/ ilk sözüm son sözüme göz kulak olsun" desem ve bir sonraki tanışmaya, buluşmaya kadar sussam…