
Finans Kapital, Türkiye gibi ne dış ticaret fazlası ne de bütçe fazlası vermesine neden olacak petrol gibi bir emtiası olmayan bir ülkenin Varlık fonu kurmasının nedenlerini hala anlamaya çalışıyor. Birçok banka ve finans kuruluşunun yayınladıkları bilgi notlarında Varlık Fonu kurulmasının temel amacının Türkiye’nin borçlanma maliyetini düşürme hamlesi olarak yansıdığı görülüyor. Hükümet cephesinden gelen açıklamalar ise fona devredilen şirketlerin etkin yönetiminin hedeflendiği ya da bu kuruluşların ekonomiye kazandırılması gibi sudan bahaneler etrafında toplanmakta.
THY ya da Ziraat Bankası sanki ekonomi dışı birer varlıkmış gibi açıklama yapılması elbette bu fonun esas kurulma nedenini gizlemeye yönelik bir adımdır. Uluslararası finans şirketlerinin ortak kanısı bu fonun sıkışan Türkiye Ekonomisi ve sarayın „çılgın projelerine“ yönelik kaynak yaratmak üzere kurulduğudur.
Normalde Türkiye gibi ülkeler bir projesine kaynak bulmak ister ise ilkin Dünya Bankasına başvurur. Dünya Bankası tarafından finanse edilen projelerin kahır ekseriyeti sıkı bir denetimden geçtiği gibi bu projelerin uygulama esasları sıkı sıkıya belirlenmiştir. Dünya Bankası genelde kırsal kalkınma projeleri gibi doğrudan sermaye yatırımlarına kredi verir. Bir diğer yolda ihale verilen şirkete „Hazine Garantisi“ verilerek uluslararası piyasadan borçlanmasını sağlamaktır. Tabi ki bu kaynak ülkenin kara kaşına, kara gözüne göre verilmez. Türkiye gibi ülkelerin hangi faiz oranından borçlanacağı uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları (Rating) tarafından yayınlanan notlar üzerinden belirlenir. Takip edildiği üzere Türkiye Kredi Notu artık saklanamayan ekonomik krizin etkisi ile hızla gerilemiş ve yatırım yapılamaz ülke görünümüne ve negatife dönmüştür.
Elbette ki petrol ve gaz taşımacılığının boru hatlarına yöneldiği günümüzde ne için yapılacağı hala büyük bir muamma olan „Kanal İstanbul“ ya da doğa talanından ve Kürdistan Özgürlük Mücadelesini engellemek haricinde sadece yandaş müteahhit zengin etmek için yapılan HES’lere kimse hükümet garantisi ile borç vermek istemez. Ve ya uçuk bir yolcu kapasitesi rakamı ile yalnızca alan dolgu maliyetine 2,5 milyar Euro harcanan havaalanına. Örneğin son dönemde yapılan 3. köprü ve İzmit körfez geçiş köprüsünü ele alalım: Kamuoyuna devletin kasasından bir kuruş çıkmayacak diye inandırılmaya çalışılan „Yap-İşlet-Devret“ modeli ile yapılan bu köprüler için yüklenici firmalara hazine garantisi verilerek hem iç piyasadan hem de dış piyasadan borçlanmalarına olanak sağlandı. Sonrasında olanları hepiniz medyadan takip ettiniz; geçiş garantisi verildiği için devlet bütçesinden çıkan milyarlarca dolar! Kaldı ki bu köprülerin yapım maliyetleri neredeyse emsallerinin 10 katını geçti. Yani bize olan faturası katmerlenerek artıyor.
İşte bu dönemde düşen kredi notları ve pek de getirisi olmayan yatırımlara girişilmesi kredi teminini neredeyse imkansız hale getirdi. Bir devletin prestiji olan „hazine garantisinin“ Türkiye açısından hiç bir geçerliliği kalmamış durumdadır. Bu ortamda devreye bizlerden alınan hatta neredeyse gasp edilerek alınan vergilerle kurulan şirketleri teminat gösterme cinliği giriyor. Aktif Varlıkları neredeyse 200 Milyar doları bulan bu şirketleri bütçe denetimi dışına çıkartarak amaçlanan noktalardan biri ucuza kredi bulma hinliğidir.
Bir diğer nokta ise dış borç stokunda kamunun payını düşürmeye yönelik bir dalaveredir. Türkiye dış borcunun toplam GSYİH oranı brüt yüzde 55,3’tür. Bunun üçte biri kamunun borcudur. Özellikle Türkiye’nin inşaat yolu ile yağmalanmaya başladığı 2004 sonrasında bütün yandaş müteahhitlere verilen hazine garantileri ile dış borç yükü özel sektöre geçmiş görünüyor. Sanılmasın ki Türkiye’nin dış borcu azalıyor. AKP iktidarında neredeyse borç yükü yüzde 50 artmıştır. Sadece seçim meydanlarında hamasetle IMF’ye borcu ödedik demek için farklı ama özünde faturası yine bize çıkan bir yol izlenmiştir. Türkiye milli geliri bu dönemde Dolar bazında 4 kat artmışken dış borç 8 kat artmıştır. Ve bu borcun artık çevrilebilir olmadığını, borcun borçla kapatılmaya çalışıldığı net bir şekilde görülmektedir.
Bir önceki yazıda işsizlik fonunun gasp edilebileceğini belirtmiştim ve bunun da yakın olduğunu söylemiştim. Hükümet bir KHK daha yayınladı ve İşsizlik fonunda, işçilerin alın terinden kesilerek biriken paranın işverenlere dağıtılmasına hükmetti. İşsizlik fonunda biriken alın terimiz bir kaç kişi daha zengin olsun diye elimizden alındı. Kalan paranın da Varlık Fonuna devredileceğine dair söylentiler hızla yayılmakta.
Bu gasp ve talan kültürü ile artık aşımız, ekmeğimiz elimizden yitip gitmektedir. Sarayda yaşamak uğruna toplumsal barışı yok sayan birinin hezeyanlarına ve zenginlik hırsına kurban gitmemek için her yerde ve her fırsatta direnmeliyiz...