
Gün dönerde düşerse yolunuz Pirsûs’a bu aralar, bir çocuk deryasıyla karşılaşırsınız, okyanuslar andıran. Dalgalı saçlı, gülen gözlü, bazen dalgın ve alıngan bakışlı çocuklar. Birkaç aydır binlerce, onbinlerce çocukla dolu, küçük bir kasaba olan Pirsûs.
Aslında adını değiştirmek gerekir Pirsûs’un. Bundan sonra Zarokistan olsa, ne de yakışır. Aralık ayında dalgın ve kırgındı çocuklar, oyunlarını yarıda bırakıp kaçmak zorunda kalmışlardı, başka bir yakaya. Aynı sokakta top koşturan arkadaşlar, dağılmışlardı okyanus içinde, atlayıp herhangi bir dalgaya, kaybetmişlerdi birbirlerini. Ne bir misket, ne de başka bir oyuncak getirebilmişlerdi kendileriyle. Vardı oyuncakları aslında; yıkıntılar altında, şimdi paramparça herbiri, Kobanê sokaklarında...
Aralık ayında dalgın ve kırgın olan çocuklar, gülüyorlardı Şubat’ta, hem de nasıl. Açarak işaret ve orta parmaklarını, kutluyorlardı Kobanê’nin kurtuluşunu. Sloganlar inletiyor, yankısı titretiyordu çadırları kutlamaların. Sonra yaşlı insanlarla karşılaşırsınız, özellikle köylerde. Kiminin yanında gelini, torunu. Kimiyse yalnız başına, bulabildiği bir dam altında. Ak sakallı, ak giysili biriyle karşılaşırsanız şayet, yerde duvar dibinde, adı Hacı Qadır’dır onun. Biraz hafızanızı yokladığınızda, hatırlarsınız onu, torununun sırtında bu yakaya geçen yaşlı amcayı. Memleket özlemiyle yanıp tutuşuyor o da, tüm Kobanêliler gibi. Geldikleri yer birkaç kilometre olsa, burada hısım akraba arasında bulunsalar da...
Durgun ve hüzünlü kadınlar
Kadınlar görürsünüz, herbiri bir iş yapan, çoğu ama çamaşır yıkamayla meşgul olan. Nasıl yıkanır o kadar çocuğun elbisesi, sıcak suyu olmayan, yan yana dizili çadırlar arasında? Durgun ve hüzünlüydü onlar, Aralık ayında. Gelincikler açmıştı Şubat’ta yüzlerine, uçsuz bucaksız tarlalar misali. Hayır “erken bahar” değildi bu, Kobanê’ye kavuşmanın verdiği heyecandı yaşanan.
Ve çıkınlarını, bohçalarını hazırlayan insanlarla karşılaşırsız, her tarafta, bir an önce dönebilmek için Binxet’e sabırsızlık içinde. Birçoğu biliyor aslında, Kobanê’nin yerlebir edildiğini, herşeylerini kaybettiklerini. Yine de yaşayabilecekleri düşkırıklığını gömerek içlerine, umudu beslemeyle meşguller. Yeni bir yaşama tutunacaklar, viraneler arasında. Yıkıntılar, harabeler, molozlar kaldırılabilse, başlarını koyacakları küçük de olsa, bir dam yapabilirler, ustalıkla. Bilmedikleri, yüzbinlerce, milyonlarca metreküplük molozun nasıl ve nereye kaldırılacağıdır, kısa süre içinde.
Yaralanmış YPG’li savaşçılarla karşılaşırsınız, yolunuzun düştüğü her kamp ve köyde. Kimi kafatasının yarısını, kimi bir göz veya bacağını bırakmış Yurt Savunması’nda, karşı yakada. Hastahane ve terapi merkezlerinde değil onlar, birkaç metrekarelik çadır veya kapısı, penceresi naylonla kaplı bir köy damında. Tedavileri ise pansumandan oluşuyor, doktor ve hemşireler ise ana ve bacıları.
Aralık’tan Şubat’a
Ve gittiğiniz heryerde gözü tok Pirsûslular görürsünüz; mütevazi, elinde-avucundakini kardeşleriyle paylaşan. Ve yakınamayan; hiçbir şeye tenezzül etmeyen, el uzatmayan. Ve suyun kesik olmasını, ceryanın olmamasını, çekilen tüm sıkıntıyı devlete fatura etmeyi bilen. Şubat’ta yolum düştü Pirsûs ve Kobanê’ye. Aralık’ta çocuk maması, çizme ve mont dağıtmıştık oralarda, Pro Humanitate adına. Bu kezse 52 ton gıda maddesi vardı çıkınımızda, bindörtyüz aileye dağıtılmak üzere. Dört koldan daldık köylere, dört gün boyunca. Kobanêli gençler, Pirsûs Belediyesi, Rojava Derneği ile köy muhtarları esirgemedi desteklerini. Mutfaklarında kaynatacakları bir çorbalık malzeme dahi olmayan insanlar, mutlulardı Kobanêli kardeşlerine yaptığımız yardımdan ötürü. Bir de olan biteni görmek için gelenler var Pirsûs’a, turist misali. Ellerinin boş olduğu yetmezmiş gibi, bir de zamanlarını çalıyor, meşgul ediyorlar gece gündüz koşturanları. İşte bu olmasa, daha da verimli çalışır ora insanı.
Adettir bizde, boş elle gidilmez darda olanın yanına. Oraya gidenlerin herbiri, fazla değil, dolu bir file, birkaç parça oyuncak, bir çocuk maması ya da bir parça giysi götürse, sarılır yaraların bir kısmı.
‘Yeniden inşa ederiz’
Açılmışken konu yaraların sarılmasından, son söz Şaxlı, Çataklı Bilge’ye düşer, son otuz yılın işkence izlerini bedeninde taşıyan ve verilen ceryandan dolayı bacak ve ayakları kömürleşmiş kek İkram’a. 6-7 Ekim’de Kobanê ile dayanışma etkinliklerinde yeniden tutuklanır kek İkram. Hakim sorar tepeden, “kapı ve pencereleri neden indirdiniz” diye. O Bilge, o yılmaz adam, aksayan ayağı üzerinden kalkarak haykırır: “Hakim bey, biz on kere yerlebir eder, yeniden inşa ederiz Çatak’ı. Biz tüm pencere ve kapıları indirir, yerine daha iyilerini dikeriz. Ama siz, aramızdan alıp götürdüğünüz civanlardan bir tekini dahi geri getiremezsiniz. Kim, kimden hesap soruyor Hakim bey, burada?”
Evet biz, bir Kobanê değil, on Kobanê de inşa eder, katarak diğer Kobanêleri yanına, bir Gulistan yaratırız, çıplak ellerimizle çöl ortasında. Şimdi sıra Gulistan’ı yaratmakta.. Herkes bir tuğlayla gitmeli şantiye alanına...
MEMO ŞAHİN