Göç eden için, içine düştüğü sosyal, siyasal ve kültürel mekâna/şehre uyum sağlamak kolay değildir. Ama aynı zamanda, şehrin ‘asıl sahipleri’ için de tedirgin edici bir unsurdur yeni komşuları. 


Siyasi bir şehir olarak bilinen Diyarbakır da, 1990’lı yıllarda, siyasal nedenlerle göç etmek zorunda kalan yeni sakinlerini bu tedirginlikle karşıladı. Söz konusu tedirginlik hali, zamanla daha çok büyüdü ve belirgin hale geldi.


Bu tedirginlik hali en çok şehrin ‘modern olan’ı ve burjuvazinin steril ortam özlemine işaret eden inşaat sektöründe gösteriyor kendini.


Diyarbakır’ın yerli zengini, aslında 90’lı yıllardan önce asıl yerleşim yeri olan Suriçi’ni terk etti. Yeni olanı temsil eden ve Yenişehir adını alan bölgede, bahçeli evler inşa ettiler. Suriçi’ndeki evlere yoksullar ve çeşitli nedenlerle Diyarbakır’a göç eden insanlar yerleşti. Yenişehir’deki bir-iki katlı, bahçeli evlerin yerine çok katlı binalar dikilince, Suriçi, şehrin arka mahallesi rolünü üstlendi. Şimdi, ‘Eski Bağlar’ diye adlandırmanın mümkün olduğu yerleşim alanı da, 70’li yıllarda boy gösterdi.


50-60 yıl önce Diyarbakır’da gerçekleşen yapılaşmanın denetimsiz ve bir gelecek öngörüsünden yoksun yapıldığı bugün daha net görülebiliyor. Ama asıl çarpıklık, 90’lı yıllardaki yoğun göçle başladı. Şehre göç eden savaş mağdurlarının çilesi, işsizlik, evsizlik, eğitimsizlik gibi sorunlarla daha da büyüdü. Gecekondu mahalleleri şehrin içinde ve surların dışında hızla çoğaldı. Şimdilerde şehrin yoksul yüzünü Alipaşa, Bağlar, Fiskaya, Mardinkapı, Seyrantepe, Şehitlik gibi mahalleler temsil ediyor. Bu mahalleler, şehrin değişen/gelişen siyasal, sosyal ve kültürel dokusuyla buluşup bütünleşemedi. Önceleri kendi içine kapanık, geçici işlerle kendi yağında kavrulan gecekondu sakinlerinin çocukları, değişen/gelişen şehrin zenginliklerinden yararlanamadı ve kendi dilini, yaşama biçimini ve itirazını geliştirdi. Bu mahalleler, ne yazık ki diz boyu sefaletle, işsizlikle, fuhuşla, uyuşturucuyla, hırsızlık olaylarıyla anılıyor artık. Bir yığın sorunla baş etmenin yollarını arayan insanlara yerel yönetimlerin ve Valiliğin sunduğu hizmetler ise yıllardır biriken sorunların devasa boyutlara ulaşması nedeniyle, devede kulak misali. Gelinen aşamada Diyarbakır gettosu, Nâzım Hikmet'in şiirindeki merkeze öfkeyle bakan açların gözbebeklerini hatırlatıyor ve burjuvazi için bir tehdit oluşturuyor.  


Burjuvazinin son durağı: Kayapınar


Göçle birlikte Diyarbakır’ın dokusu büsbütün değişti. 2000’li yıllarda inşaat sektörünün devlet destekli olarak ivme kazanması, burjuvazinin daha korunaklı alanlara, sitelere yönelmesine neden oldu. Siteler hem konforlu, hem de açların gözbebeklerinden uzak, yüksek güvenlikli mekânlar olarak ilgi gördü. Burjuvazi siteler aracılığıyle kendi ayrıcalıklarını gösterirken, gettolara uzak durarak da fiziksel bütünlüklerini ve vicdanlarını korudular.
Vicdanlarını da koruma altına aldılar, çünkü Diyarbakır burjuvazisi siyasete uzak durmadı hiçbir zaman ve ekonomik gücünü siyasal güçle dengeledi. Sonradan zenginleşerek burjuva sınıfına ‘terfi’ edenlerin önemli kısmının köy kökenli olması dikkat çekicidir. Bunların bir kısmını, şehir hayatının sunduğu iş, konfor ve eğlence hayatını keşfedip kırsal alanın kısır ve gözden düşmüş derebeylik geleneğini terk ederek şehre yerleşenler oluşturuyor. Bir kısmını ise aldığı eğitimin olanaklarını iyi değerlendirenler teşkil ediyor. Özellikle bu kesim, öğrencilik hayatları boyunca siyasetle içli dışlı olmuş, siyasete bulaşmanın eziyetini de çekmiş, genellikle dar gelirli ailelerin içinden çıkmış kişilerdir. Sitelere yerleşip açların gözbebeklerinden uzaklaşınca, çocuklarını özel okullarda okutup yoksul olan her şeyden uzak tutunca, vicdanlarını da bir tür rehabilitasyon sürecinden geçirmiş oluyorlar. Devasa bir inşaat şantiyesine benzeyen Kayapınar, burjuvazinin şimdilik son keşfidir. Tarım alanları ve su kaynaklarının hovardaca tüketilmesi pahasına, bu bölge müthiş bir iştahla sömürülüyor. Diclekent adlı bir ‘metropol’ yaratıldı. 


Çok katlı ve gösterişli yapılar, elbette sadece Diclekent tarafında bulunmuyor. Örneğin Dağkapı’da çok sayıda plaza var. Bu plazalarda çok büyük paralar konuşuluyor. Dağkapı’daki bu plazalardan Fiskaya’yı, Fiskaya’daki sefaleti görmek mümkün. Ama plazalarda palazlanan burjuvazi, aşağıda kalan Fiskaya mahallesinin sorunlarını gidermek yerine, bölgeyi ranta nasıl tahvil edeceğiyle ilgileniyor. Kent Terası ya da eski adıyla Fiskaya Şelalesi’nin aşağısında Big Chefys adlı lüks bir restoranın peyda olması da bunu gösterir nitelikte. 


Hükümetin inşaat sektörüne sağladığı kıyaklar malum. Diyarbakır’ın yerel yönetimleri de benzer bir şekilde ve neredeyse aynı saiklerle inşaat sektörüne sınırsız destek sunuyor ve yeni zenginlerin türemesine olanak sağlıyor. Son zamanlarda kimi sivil toplum örgütleri ile çevreci gruplar, tarihin ve doğanın inşaat sektörünün insafına terk edilmesine karşı cılız da olsa ses çıkarmaya başladı. Bu cılız sesin, konuyla ilgili belli bir duyarlık yarattığı da söylenebilir. Bu cılız ses desteklenmeli, çünkü şehrin doğası ve tarihi, kimsenin insafına bırakılmayacak kadar önemlidir.


Burjuvazinin beklenen hamlesi


Diyarbakırlı yoksulları bekleyen yeni bir tehlike var: TOKİ’nin kısaca “kentsel dönüşüm” dediği, yerel yönetimlerin daha şık bir adlandırmayla sunduğu “Tarihle Buluşma Projesi”. TOKİ ve yerel yönetimlerin ortaklaşa yürüttüğü proje, özetle, şehrin tarihi dokusunu ortaya çıkarmayı amaçlıyor. Bu, aynı zamanda, Suriçi’nde oturan binlerce insanın yeni bir göç dalgasıyla yerinden edilmesi anlamına geliyor.


Oldukça karmaşık bir durum var karşımızda. Şehrin mimarisini gösteren tarihi nitelikteki yapıların ortaya çıkması, Diyarbakır’ın zengin birikimini de göstereceği için elbette gerekli. Hala kullanılan birçok evin en başta insan sağlığı açısından elverişli olmadığı da muhakkak.  


Ama öte yandan binlerce insan sadece evlerinden değil, alışkanlıklarından, komşularından, işinden de olacak. Kentsel dönüşümün yerinden edilen yoksul insanlar için nasıl bir felaket olduğunu, önceki deneyimler gösteriyor.
Peki, proje gerçekleştiğinde ortaya çıkacak tarihi yapılar ne olacak? Şehirde sorulan sorulardan biri de budur. Burjuvazi, terk ettiği yerlere geri dönecek. Geçmişe özlem duygusuyla değil elbette, ortaya çıkacak ve turizme açılması kuvvetle muhtemel yapıları yatırım aracı olarak kullanmak üzere. Buralardan koparılıp şehir merkezinden kilometrelerce öteye ‘sürülen’ yoksullar ise, bundan uzak tutulacaktır. Daha önce yaşadıkları yere, bir iş bulabilirlerse gelebilecekler.


Denenmemiş bir buluşma lazım


Dar alanda ifade edilmeye çalışılanları özetleyecek olursak: Diyarbakır’ın burjuvazisi göç edenlere sırt dönmüştür. Göçün nedeni siyasal olunca bu sırt dönme eylemi biraz mahcup bir görünüm arz ediyor. Ama esasında, o mahcubiyet maskesinin altında, burjuvazinin doğasında olan sinsilik vardır.  Siyasi erk ise biraz şaşkın, vurdumduymaz ve ne yapacağını bilmez bir görünüm arz ediyor. Kimi söylemlerin ucuz popülizmden öteye bir anlam taşımadığını zaman gösterdi ve yoksullar da görüyor artık.


Hal böyle olunca bir avuç türedi zenginin şehirde caka satıyor olması şaşırtıcı değil elbette. Şaşırtıcı olmayan diğer gerçek, açlar ordusunun giderek büyüyor olmasıdır.


Şehrin iki yakası arasındaki mesafe giderek açılıyor. İki yakayı ortak bir yerde buluşturmanın yolu bulunmalı, ki bu mümkündür. Yoksa açların ''bir nalın çivisi gibi deli gözbebekleri''ndeki öfke büyüyor.