Ahmet Davutoğlu’nun sözde rehine konsolosluk personelini karşılama töreni ilkokul öğrencilerine özgü müsamere programına benziyordu. Törende yer alan herkes gayet eğlenceli bir oyun oynar gibi davranıyordu. Davutoğlu adeta başkomutan, gönüllü rehine konsolos zafer kazanmış subay, ötekilerse cepheden dönmüş asker kimliğine soyunmuştu. Davutoğlu yanaklarını avuçladığı konsolosu alnından öpüyordu. Ortada hiçbir çatışma emaresi olmadığı halde, sözüm ona büyük bir operasyon düzenlenmiş ve konsolosluk personeli burunları bile kanamadan kurtarılmıştı. Çiçeği burnunda Başbakan büyük bir meydan savaşı kazanmış havasındaydı ve Türk milletine zafer müjdesi veriyordu.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde olmamış savaşlar ve kazanılmamış zaferler olduğunu artık lise öğrencileri bile biliyor. İnönü Savaşları olarak anılan savaşlar bu kapsama giriyor. O dönemde Ankara’da toplanan Meclisin hayalî de olsa askerin moralini yükseltecek böylesi zaferlere ihtiyacı vardı. Çünkü bir kurtuluş savaşı veriliyor ve yabancı işgali kırılmak isteniyordu. Oysa bugünkü Türk devleti işgalci konumunda ve Rojava’yı işgal etmeye hazırlanıyor. Mustafa Kemal’in hayali zaferlerinin ardında iyi niyet vardı. Art niyetin ötesinde özellikler taşıyan Davutoğlu’nun sanal zaferi ise Kürtlere karşı planlanmış aşağılık bir komployu ifade ediyor. AKP Hükümeti nesebi gayri sahih çocuğu DAİŞ (IŞİD) ile birlikte Rojava Devrimi’ni boğmak için uzlaşmış durumda ve ‘zafer’ bu uzlaşmayı anlatıyor.
Kürt düşmanlığı yapan AKP Rojava’da ilkin Serêkaniyê’yi hedefledi. O dönemde kullandığı çete El Nusra oluyor, yani vekalet savaşını El Nusra yürütüyordu. El Nusra çeteleri Kuzey’de konumlanmışlar ve sınırdan geçirdikleri tanklarla saldırıya geçmişlerdi. YPG bu saldırılar karşısında görkemli bir direniş sergiledi ve Serêkaniyê’yi çetelerden temizledi. Bunun üzerine AKP Hükümeti Serêkaniyê sınır kapısını kapattı, sınıra duvar dikti ve üzerine kum torbaları yerleştirip dikenli tellerle ördü. Serêkaniyê düşürülmüş olsaydı Hasekê de çetelerin eline geçecek ve Rojava Devrimi’nin boğulması epeyce kolaylaşmış olacaktı. Ne var ki bu hesap tutmadı ve AKP Hükümeti utanç verici bir yenilgi aldı.
Daha sonra DAİŞ baskın çete grubu haline geldi ya da getirildi. O zaman AKP de DAİŞ’i desteklemeye başladı. Etkili olduğu ölçüde El Nusra çetelerini DAİŞ’e katılmaları doğrultusunda yönlendirdi. Değişik ülkelerden gelen çete elemanlarına ev sahipliği yaptı ve Rojava’ya geçirdi. Devlet kasasından sunduğu yardımlar bir yana, kaçak boru hatlarından pompalanan petrolü satın alarak DAİŞ’e milyonlarca Dolar kazandırdı. Bu çeteye binlerce TIR dolusu silah ve cephane gönderdi. En son yaptığı kirli pazarlıkların bir sonucu olarak DAİŞ’e trenle tank ve cephane taşıdı. Uzun süredir vekalet savaşı yürüten DAİŞ, gerçekleştirdiği ittifak ve edindiği destek temelinde Kobanê’ye karşı saldırıya geçti.
Bir gerçeğin altını özenle çizmemiz gerekiyor: AKP Hükümeti ile DAİŞ ‘ortak düşman’ saydıkları Rojava Devrimi’ni boğmak üzere anlaşmış ve bu temelde kirli bir ittifak kurmuş durumdadır. Bir kere AKP Hükümeti Kürtlerle savaşı hiç durdurmadı. Sadece savaş alanını değiştirdi. Kürtlere karşı savaşı Rojava’ya kaydırdı. Bunu yaparken Kürt Özgürlük Hareketi’ni zayıf düşüreceğine inandı. Bu çerçevede DAİŞ gibi özünde Ortadoğu’nun en köklü geleneği olan İslam kültürüne saldıran bir soykırım çetesini kendisine en temel müttefik olarak seçti. Böylece İslam’dan ne anladığını da gözler önüne serdi. Daha doğrusu iktidarını sürdürmede İslam’ı etkili bir araç kullandığını ortaya koymuş oldu.
DAİŞ’in Hewlêr’e dayandığı koşullarda yardım istemine sessiz kaldığı için araları biraz limoni olsa da, Rojava Devrimi’ne karşıtlıkta AKP Hükümetinin en samimi ortaklarından biri de KDP oldu. KDP özellikle Rojava Devrimi’ne kendi hegemonik anlayışına kasteden bir öcüymüş gibi yaklaştı. Devrimi sabote etmek için her yolu denedi. Mesud Barzani’nin Kobanê direnişine destek çağrısına bakmayın. Ulusal liderliğe soyunmasının kendisine bu tür çağrılar yaptırması doğaldır. Derler ya, ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Nitekim DAİŞ’in Kobanê’ye saldırısı aralarındaki soğukluğu gidermiş görünüyor. İlginç değil mi? AKP bile DAİŞ’e destek verdiği iddialarına sessiz kalırken, Neçirvan Barzani bu tür iddialara inanmadığını açıklamaktan çekinmedi. Bozacının şahidi şıracı. Başka ne diyelim.
‘Barış süreci’ mi? AKP Hükümetinin İmralı’daki diyalog sürecini Rojava Devrimi’ni boğmak ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni güçsüz düşürmek için kullandığı artık iyice açıklığa kavuşmuş bulunuyor. AKP’nin derdi Kürt sorununu çözmek değil, Kürt Özgürlük Hareketi’ni çözdürmektir. AKP Kürt sorununun çözülmesi halinde kendi hegemonik politikasının ağır darbe alacağını ve iktidarını koruyamayacağını iyi biliyor. Bunun için hiçbir bağlayıcılığı olmayan diyalog sürecini uzattıkça uzatıyor. Diyalogun müzakereye evrilmesine yanaşmıyor. DAİŞ gibi kameralar önünde kelle kesip dehşet saçan bir katliam şebekesiyle müzakere yapmakta bir beis görmüyor. Ama Türkiye’de demokrasinin kilit sorunu olan Kürt sorununu çözmek için müzakere sürecine geçmekten ısrarla kaçınıyor. DAİŞ’le pazarlık yaparken Kürtlerle masaya oturmaktan imtina ediyor. ‘Büyük devlet’ herhalde böyle bir şey oluyor.
 Komplolar her zaman iki yönlü bir özellik taşırlar. Boşa çıkarıldıkları zaman büyük devrimci gelişmelere de yol açabilirler. Aynı durum Kobanê için de geçerlidir. Kobanê’nin yeni bir Stalingrad olacağı kehanetine ben de katılıyorum. Stalingrad direnişi Naziler için sonun başlangıcı olmuştu. AKP ve suç ortaklarını da Hitler rejiminin hazin son bekliyor. Kobanê’nin daha şimdiden efsanevi bir direniş sergilediğini bütün dünya görüyor. Efsaneler sınır tanımaz, pasaporta ihtiyaç duymaz, yükseltilen duvarları, tel örgüleri ve mayın tarlalarını dinlemez. Hepsini aşıp geçer ve her yere yayılır. Kobanê böylesi bir efsane olarak Ortadoğu halkları için özgürlüğün nasıl fethedileceğini gösteriyor.
Efsaneleri halkların büyük direnişleri yaratır. Gün yüksek yoğunluklu bir savaştan geçen Rojava Devrimi’ni savunmak üzere topyekün ayağa kalkma günüdür. Gün tam anlamıyla namus ve onur günüdür. AKP ve suç ortağı Kürt işbirlikçilerinin psikolojik savaşına aldanmadan ülkenin her yerini bir direniş odağına çevirmek yurtseverliğin ve insan olmanın yegane koşuludur. Bu savaş insanlıkla kapitalist barbarlığın savaşıdır. Safını insanlıktan yana belirleyen herkesin Kobanê direnişini desteklemesi ve Rojava Devrimi’ni savunması bir boyun borcudur. Özellikle Kürt halkı yaşamını mutlaka savaşa göre düzenlemeli ve çok daha vahşi saldırılara hazırlıklı olmalıdır. Özgürlüğü fethetme ve özgür ülkede yaşamanın başkaca bir yolu yoktur.