Yaşadıkları ve tanık oldukları trajediyi ölünceye değin belleğinde taşıyıp unutmamaya mahkum kalanların, neden derin bir suskunluğa gömüldüklerini kendime hep sorup durdum. Ta ki o güne dek...

***

1994 baharı, Diyarbakır Cezaevi, Otuz Beşinci Koğuş... 

Mizbah’ın kaldığı hücrenin önünde duruyorum sessizce. O beni görmüyor. Hücre küçük mü küçük. Nemden kavlayan boyaların altından vahşet zamanına ait yazı ve sembolleri görmek hala mümkün. Silinmiş değil 12 Eylül’ün izleri. Ne bu hücrede ne de zihinlerde...

Küçük bir su gözesi gibi hüzün ve öfke yayılıyor bu hücreden tüm koğuşa. Sessiz ama derinden bir kasvet süzülüp yayılıyor herkesin göğüs kafesinden içeri. Kurtulmak ne mümkün!

İçeri girip yanında oturmak istiyorum ama bir şeyler engelliyor beni. Bir adım ötemde dipsiz bir uçurum varmış gibi. Adım atsam düşeceğim sanki. Paramparça olacak kalbim. Duygularıma hükmedemeyeceğimi hissedip, sessiz adımlarla geçip gidiyorum hücrenin önünden. O beni görmüyor.

Koğuşumuz dört katlı. Her katta on hücre var. Mizbah ikinci kat, birinci hücrede kalıyor. Bir nevi revir olarak kullandığımız hücre orası. Ağır sağlık sorunu olan, çatışmalarda yaralı yakalanan, işkenceli sorgulardan bedensel hasarlarla çıkan arkadaşlar kalıyor orada. Sorguda makatına cop sokulan bir arkadaş kalıyordu en son. Ondan önce de, sorguda ters askıda her iki kolu felç olan bir arkadaş kalıyordu.

Son birkaç haftadır daha bir tedirginiz. Bıyıkları yeni terlemiş bir genci sorguda düşürmüş polisler. Siyanür bulundu üzerinde. Daha öncesinde, sorguda korkutulup ajanlığı kabul edenlerdi gelenler. Sorgulaması yapıldıktan sonra atıldı koğuştan. Sonrasında tedbirler artırıldı.

Vakit geç oldu. Kaldığım hücreye gidiyorum; dördüncü kat, dokuzuncu hücre. Mazlum Doğan arkadaşın kendi bedeniyle direnişi başlattığı ve adına nice şeyler yazılan hücre bu. Sadece iki arkadaş kalıyoruz. Belirli aralıklarla değiştiriliyor bu hücrede kalacak olan arkadaşlar. Diğer hücrelerde ise en az üç, en fazla beş arkadaş kalıyor. Sadece bu hücre kızıla yakın renkte bir perdeyle donatılmış. Duvarda Mazlum arkadaşın resmi asılı. Yanında da ondan geriye kalan uzun yakalı soluk renkli gömleği.  Arama geldiğinde ilk işim koşar adım hücreye gitmek ve o gömleği diğer arkadaşların elbiseleri arasına saklamak oluyor.

Her gece olduğu gibi sağa sola kıvrılıp dursam da uykum gelmiyor. Bu hücreye geldiğimden beri uykuya nasıl daldığımı hatırlamıyorum. Manevi bir basınçla kıvrılıp duruyorum uyumadan önce. Hep böyle oluyor. Geçmişte bu hücrede nelerin yaşandığını tasavvur etmeye çalışıyorum. Bundan dolayı eylemini yaptığı hücrenin arka tarafındaki tuvalet bölmesini çok inceledim; lavaboyu, kalorifer borusunu, duvarları… Saklı bir iz aradım Mazlum’dan geriye kalan ama bulamadım.

Sabah kahvaltısı sonrası Mizbah’ın kaldığı hücrenin önüne gittim. Dünden beri aklımdan çıkaramadım onu. Koğuş kapısı önünde battaniye içinde değersiz bir varlıkmışçasına yere bırakmışlardı onu. Yani ölü gibiydi kanlı sargılar içinde. Gözlerinin üzerindeki sargıda kandan iki nokta vardı.

Selam verip yanına oturdum. Geçmiş olsun dedikten sonra kendimi tanıttım. Elimi omzuna koydum, tüm acısını almaya, paylaşmaya çalışırcasına. Bir süre sonra anlatmaya başladı başından geçenleri. Tüm öfkesine rağmen metanetini koruyor olmasına saygı duymamak elde değildi. Yaşadığı cehennemi anlatırken doldu. Benzer olayları çok duymuştuk ama ilk defa tesadüfen sağ kurtulan biri olmuştu: O da Mizbah’tı.

Ömrüm boyunca onu dinlemek kadar başka hiçbir şey beni bu denli zorlamamıştı. Tüm varlığıyla acı çekiyordu. Gözlerim doldu ama o görmedi.

O esnada birkaç arkadaş geldi hücreye. Bir süre daha oturduktan sonra müsaade isteyerek ayrıldım. 

Akşam erkenden hücreme gittim. Dinlediklerimin etkisinden çıkamamıştım. Sıkıntımı gidermek için kitap alıp okumaya çalıştım, olmadı. "Keşke anlattıklarını dinlemeseydim. Anlatmaya başlarken buna gerek olmadığını söyleseydim keşke” diye söylendim, kızdım kendime. Çünkü acısını istemeyerek de olsa belleğime kazıdı. Oysa vahşeti yaşayan kendisiydi.

***  

“Bir hafta önceydi. Arabamla ilçeye gidecektim. Nerden bilebilirdim ki askerlere pusu atılıp beşinin öldürüldüğünü? Yolda durdurdular arabamı. Öfkeli ve tedirgin hallerinden anladım bir şeylerin olduğunu. Birden üzerime çullandılar. Gerillaları çatışma alanından arabamla nereye götürdüğümü sormaya başladılar. Normalde gerilla arkadaşlar köye geldiğinde onlara erzak verir, elimden geleni yapardım. Galiba köydeki ajanlar bunu anlayıp karakola haber vermiş olmalıydılar ki, "Teröristlere erzağı da sen taşıyormuşsun!“ diye bağırdı bana komutan. Küfretti. Ama o gün arkadaşların geldiğinden haberim yoktu. Anlatmaya çalışsam da inanmadılar. Beni dövmeye başladılar. Bir noktadan sonra duracaklarını sanıyordum ama durmadılar. Kontrollerini yitirmişlerdi. Bedenim kan revan içinde kalmıştı. Yerde o halimle perişan haldeyken aklımda kalan son görüntü, tim komutanının üzerime silahını doğrultuşu ve tetiği çekişiydi.“

Mizbah’ın o andan aklında kalanlar bunlarmış. Sonrasını ise köylüler anlatmış kendisine. Özel tim komutanı Mizbah’ın bedenine dört kurşun sıkmış. Tesadüf o ki ölümcül yerlere denk gelmemiş. Öldüğünü sanmışlar. İntikam duygularını giderememiş olacaklar ki, içlerinden biri Mizbah’ın gözlerini oymuş elleriyle. Her iki gözünü çıkarmışlar orda. Kulaklarını da kesmişler. Ardından ayaklarından cipin arkasına bağlayıp köye kadar sürükleyerek getirmişler. Amaç, gözdağı vermek köylülere. Onlar aracılığıyla gerillalara mesaj vermek. 

Mizbah’ı köyün orta yerine öylece atıp, köylülere hakaretler ettikten sonra gitmişler. Cipe bağlanıp sürüklenerek getirildiği için, kafasının arka kısmı parçalanmış halde. Köylüler gözyaşları içerisinde cenazelerini defnetmeden önce yıkamak için camiye götürmeye çalıştıklarında, imam, Mizbah’ın nefes aldığını fark etmiş. Onu hemen bir taksiyle hastaneye götürüp, yoğun bakıma almışlar hemen. Ona uygulanan vahşeti öğrenen doktorlar, yaşaması için özel çaba sarf etmiş, kurtarmışlar onu. Yaşadığını öğrenen özel timler, onun çatışma içerisinde yaralandığını ama köylüler tarafından kurtarıldığını belirterek savcılığı harekete geçirmişler. Kendine geldiğinde ifadesi alınırken, başına gelenleri anlatsa da kar etmemiş ve tam iyileşmeden tutuklanıp cezaevine atmışlar.

Koğuş kapımızın önüne battaniye bırakıldığında vücudunda henüz kapanmamış olan kurşun yaraları vardı. Her iki gözü oyulmuş, kulakları kesilmiş haldeydi. Kafasının arka kısmı parçalanmış haldeydi.

Bir ay sonra koğuş mazgalında Mizbah’ın iddianemesini verdiler. Alıp hücresine gittim.

"İddianamen gelmiş Mizbah arkadaş."

"Okur musun bana? Neyle suçluyorlar acaba?"

İlgili bölümü okumaya başladım.

"Vatan topraklarını parçalamak…"

Bu cümleyi duyunca elini kaldırıp durmamı istedi. 

"Sonrasını okumana gerek yok" deyip güldü. Ben de gülümsedim ama o görmedi.