Dosyaları zamanaşımına uğrayan ya da yaklaşan kayıp yakınlarının feryatları dinmek bilmiyor. Zaman onlar için, bazen sessiz bir çığlık, bazen bir ağıt ve sürekli bir bekleyiş…    İstedikleri evlatlarının kemikleri ve bir mezartaşı. Aranan biraz vicdan ve bir parça adalet. O vicdan ki insanın kendi içindeki adalet ölçüsüdür. Sizden bazı şeylerin cevabı beklenirken elinizi üzerine koymanız talep edilendir vicdan.

Yürekler aşınıyor, zaman aşınıyor ama adalet aşılamıyor. Zaman aşımı artık Türkiye’de yargı eliyle uygulanan adaletsizliğe dönüşmüş durumda. Türkiye'de insan hakları alanındaki en önemli kronik hastalıklardan biri cezasızlık. Neredeyse her insan hakları ihlalinin altını kazıyınca ortaya çıkan köklü bir sorun cezasızlık. Bir adalet meselesi olarak cezasızlık; mağdurlar için bir haksızlık olduğu kadar adalete olan güvenin yok olmasına sebep olur. Hesap sorulabilirliğin olmaması nedeniyle, failler cezalandırma korkusu olmadan daha fazla suç işlemeye devam eder.

***

Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybolan yakınlarının dosyalarında 20 yıllık zamanaşımı uygulanmaması, cezasızlık geleneğini ve sonuçlarını görünür kılmaya, kamuoyunu bilgilendirmeye, yönetenleri evrensel hukukun sınırlarına çekilmeye katkıda bulunmak amacıyla "Cezasızlığa son, adalet istiyoruz" kampanyası başlattı.

Cumartesi Anneleri, İHD İstanbul Şubesi Kayıplar Komisyonu öncülüğünde 31 Mayıs’a kadar sürecek, "Cezasızlığa son, adalet istiyoruz” kampanyasının amacı; 1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul” cinayetler ve gözaltındaki kayıplarla ilgili dosyaların zamanaşımından kapatılmaması ve insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı süresinin kaldırılması.

Cumartesi Anneleri’nin istediği bir diğer konu ise, Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler (BM) Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesi’ne, Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair BM ve Avrupa Sözleşmeleri’ne ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni Kuran Roma Statüsü’ne taraf olması.

BM Yargısız İnfazlar Özel Raportörleri açıkladıkları Türkiye raporlarında Türkiye’de 90’lı yıllarda meydana gelen kayıp ve yargısız infaz olaylarının ‘ele alınmasında siyasi bir tereddüt olduğu izlenimi’ edindiklerini her defasında belirtiyorlar. Bu ifadeler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye aleyhine aldığı kararlarda ifade edilen, "etkin soruşturma yürütmemekteki ısrarlı tavır nedeniyle yaşama hakkının ihlal edildiği" yorumunu da destekler niteliktedir.

***

Hukukçular, halka karşı işlenen suçlarda, zamanaşımı olmaması gerektiğini ve bu uygulamanın hukuki bir zorunluluk değil, politik bir tercih olduğuna vurgu yaparlar.

İlgililer, 1990’lı yıllarda işlenen siyasi cinayetlerin gelinen bu sürede 20 yılını tamamlayıp çoğunun zaman aşımına uğramış olacağını belirtiyorlar.

Çözüm süreci ve toplumsal barıştan söz edildiği bu dönemde görünen o ki devlet gerçek bir yüzleşme ve hesaplaşmaya niyetli görünmüyor. Oysa bilinmelidir ki hakikatler ortaya çıkarılıp gereği yapılmadıkça demokratik bir düzen oluşturulamaz.