Gönül gözü görenler, hakikati bilenler, vicdanlarını koruyanlar hepsi bir ağızdan ‘geç olmadan’ diyor… ‘Geç kalmadan ölümlerin önüne geçelim.’ Çoğunlukla çağrı hükümete dönük yapılıyor. ‘Açlık grevcilerinin talepleri kabul edilsin, görüşmeler başlasın…’
Var mı bir adım? 
Sadece ‘sesinizi duyduk’ deniliyor... Sağır sultanın duyduğu sesi, hükümetin duymasının neye delalet olacağı belli iken…
89 yıllık devlet yapılanmasında hakları ve halkları inkar dışında adım atmamış, attığı adımları sadece inkarı derinleştirmek için atmış olan bir zihniyet bu çağrıları duyar mı?
On yıldır iktidarda olan hükümet; sırtını vermiş ABD ve AB’ye, yüzünü dönmüş Ortadoğu’nun karanlığına kendine bir paye ararken, Osmanlı hayallerinin peşine düşmüşken kaç insanın ölümünü duyumsar?
Her adımını iktidarını uzatma planları üzerine kurmuş olan bir hükümet, Kürt halkının biriktirilmiş taleplerini karşılar mı?
Kürt sorunu gibi çözülmedikçe çözen bir gerçeği görmeyecek kadar yüreklerin körelmesinin sebebi, ancak iktidardan gözü dönmüş zihniyetin, hükmedecek yeni tebaalar yaratmanın peşinde koşması olabilir.
Yani sorunun kaynağı olan zihniyetten medet umulamayacağını büyük bedellerle öğrendik.
Geriye vicdana ve hakikate yüzünü dönmüş, yüreğini açmış olanlar kalıyor. Türkiye’nin demokratik kamuoyu Türkiye cezaevlerinde ki açlık grevlerine ve sonuçlarına aşina. Ancak kanımca yeterince irdelenmeyen, geçmişte yaşanan açlık grevlerinin sahiplenilmesi ve verilen desteğin belli kesimlerle sınırlı kalması gerçeğidir. Eğer daha güçlü sahiplenme yaşanmış olsaydı onca ölüm ve işkence olmazdı belki. Her direniş sonrası kitleselleşen mücadeleler gelişti. Ancak her büyük direniş döneminde sessiz bir çoğunlukta vardı. O sessiz çoğunluk, yıllardır bu topraklarda akan kana da sessizdi. Direnenler, mücadele edenler, bedel ödeyenler belli değişimleri yarattığı inkar edilemez. Ama halen devam eden ölümlerin vebali hükümet kadar sessiz çoğunluğa da aittir.
Şimdi tarih, bir kez daha cezaevi açlık grevleriyle insanlık vicdanımızı sınıyor. Kürt sorununun çözümünün ana halkalarını bedenlerine yükleyen açlık grevi eylemcilerinin devlete değil, vicdanlara seslendikleri kesin. Cezaevlerindeki açlık grevlerini sonlandırmak, ölümlerin önüne geçmek her kese sorumluluk yüklemektedir. Bu, insan olmanın gereğidir. Ölümüne inandıkları talepler karşında insanlığını ve vicdanını kaybedenler durabilir ancak. 
Kendi ana dilinde savunma bile yapamayan insanların taleplerini sahiplenmek kadar ikircikli kalan insanları da harekete geçirmek önemli. Bu coğrafya yeterince ölüme, işkenceye katliama şahitlik etti. Katliamlardan, işkencelerden sonra söylenenler, yapılanlar; yapılmayanlar hakkında iç geçirenler ölenleri geri getirmedi, getirmiyor. Tarih önüne geçilemeyecek gelişmelere sahne olurken, geleceği ölümlerin üzerine inşa etmemek için yeter deme zamanıdır.  
Vicdan ölürse insanlık ölür; toplum ölür, yaşam ölür. İnsanlığımızı öldürmemek, ölümlere seyirci kalmamak, geçmiş deneyimleri yaşamamak için daha büyük duyarlılık ve çaba gereklidir.