Kaç gündür Kobanêli Alan'ın kıyıya vurmuş minik bedeninin resimleri dolaşıyor. Bu minik beden üzerinden insanlar ahlanıp vahlanıyor. Herkes çok üzülmüş. Kanada, tüm ailesini kaybeden babaya vatandaşlık vererek üzüntüsünü paylaşmış. İsveç Dışişleri Bakanı Margot Wallström resmi görünce ağlamış. 

Türk Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Kobanêli Alan Kurdî'nin fotoğrafını görünce yıkıldığını söylemiş. Erdoğan, "İnsanlık nerede, insanlığın vicdanı nerede?" demiş...

'Mış' diyorum işte. Çünkü yarın vicdanımızı hatırlatan yeni bir şey olacak ve minik Alan'ın yaşamın kıyısında, savaşın göbeğindeki yaşamı 'mış' olacak. Unutacağız savaşın sonuçlarını. Tıpkı hemen ardından savaş tezkeresini onaylayan milletin vekilleri gibi.

Vicdanı şaha kalkmış olan AKP, CHP ve MHP'li vekiller, hükümete sınır ötesi operasyon yetkisi veren Irak-Suriye savaş tezkeresini onayladılar. Vicdanın sınırları, çıkarların başladığı yere kadardı çünkü.  

Unutmamak gerekir ki; vicdanını çıkarlarına uyarlamış olanların, insan yaşamından bahsetmesi, duyarlı olması beklenemez. 

Suriye'de savaşı harlayanlar, DAİŞ'e destek verenlerin başında AKP Hükümeti geliyordu. Halen de savaşı tırmandırmak için elinden geline yapıyor. Ne batılı ülkelerin ne de Ortadoğulu liderlerin savaşı durdurma, sorunları siyasi yollarla çözme, katliamları ve göçleri durdurma gibi bir arayışı yok. DAİŞ'i yaratanların DAİŞ'le henüz işi bitmediği için habire silah yardımı yaparak göçe, katliama, insan tacirlerine yol veriyor. Konuşulması, isyan edilmesi, öfkelenilmesi gereken gerçek bu. Bununla yüzleşecek miyiz? Yoksa savaş tezkerelerinden medet mi umacağız? Sınır ötesi tezkeresi kaç Solin bebeği öldürdü? Sınırların içerisindeki saldırılarda kaç çocuk öldürüldü? Çetelesini tutmak dışında yapılan ne var? 

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "İnsanlık nerede, insanlığın vicdanı nerede?" hayıflanıyor gibi davranması, bu gerçeği ters yüz ederek kendi payını gizleme çabası dışında bir şey değil. Sorun sadece mültecilere kapı açmak değil, esas sorun; mülteciliğe sebep olan savaşları, yoksulluğu bütün insanlar için ortadan kaldırmaktır.    

O halde doğru sorgulamak lazım. İktidarların insanların yaşamına dair vicdani davranmasını beklemek yanlış. İktidar, çıkar ve rant peşine düşer. 

Toplum kendini nasıl çıkar savaşlarından koruyarak onurluca yaşayabilir? Yaşam hakkını nasıl koruyabilir? Gelecekleri hakkında alınan kararlara nasıl ortak olabilir? Barış ve savaş kararına nasıl katılabilir? Ekonomik kaynakların kullanımı konusunda nereye kadar söz hakkına sahip olabilir? Sağlık, eğitim politikaları belirleme hakkına sahip olabilir mi? Bunun gibi birçok konuyu sorgulamalı ve geleceği, yaşamı hakkında karar sahibi olacağı mekanizmaları oluşturmalıdır. Savaş gibi direk insan yaşamını ilgilendiren bir konunun sadece seçtiği temsilcilere bırakılması doğru mudur mesela? 

Yıllardır sınır ötesi tezkeresi onaylanıyor. Binlerce insan yaşamını yitirdi. Çocuğunu zorunlu olarak savaşa gönderen Trakyalı, Aydınlı, Antalyalı, Yozgatlı, Sinoplu, Giresunlu, Karslı, Şırnaklı, Elazığlı, yani bütün anaların söz hakkı olmalı mesela. Çünkü savaşın sonuçlarını iktidarlar yaşamıyor; göçü, katliamı, yoksulluğu toplumun kendisi yaşıyor. 

İmkansız bir şeyden bahsetmiyorum. Kendi gelecekleri hakkında karar veren halklar var. En bilineni İsviçreliler. Bırakalım savaş kararı, savaş uçaklarının alımı, asgari ücretin belirlenmesi, altın rezervleri vb. gibi birçok konuda halk direk kendi kararını veriyor. 

Kürtler savaşın direk sonuçlarını yaşadıkları için bugün özyönetime sarılmış durumda. Kendi yaşamları, geçimleri ve gelecekleri hakkında söz sahibi olmaya çalışıyorlar. Devletten kopmadan ama devletle bir hukuk belirme çabası içerisindeler. Bunu da canları pahasına yapıyorlar. Türkiye'deki diğer halkların bunu yapmaması için ne gibi engeller var? Türkiye halkları kendi kararını verebilecek durum değil mi? Buna bilinci ve iradesi yetmez mi? 

Meclisin savaş için değil de barış için toplanmasını sağlayamaz mıydı mesela? Kendi yaşamı, eğitimi, geleceği hakkında karar alamaz mı Türkiye toplumu? Tabii ki bütün kararlara ortak olabilir, olmalıdır. Dolayısıyla özyönetime öncelikle Türkiye halklarının sahip çıkması lazım. Cenazeler başında ağlamanın çare olmadığını, kıyıya vuran minik bedenlere ahlanmanın yetmediğini bilerek; Kürdistan'da her gün katledilen çocuklara sessiz kalmanın kendilerini de vuracağı bilinciyle hareket edilirse, o zaman meclis; savaş değil, barışa evet diyebilir.