
Meydana gelen depremin ardından 2 yıl geçmesine rağmen, geriye kalan 6 konteyner kentte insanların yaşadıkları sorunlar, mevsim şartlarına göre de giderek artıyor. Erdoğan’ın, “Her vatandaşımın başını sokacağı bir evi olacak” demesinin ardından ve bunca zaman geçmesine rağmen, bu konuda herhangi bir adım atılmadı. “Ha bugün ha yarın bir düzenleme, bir gelişme olacak” derken, bunun üzerine Van Valiliği konteyner kentleri boşaltma kararı aldı.
Depremde evleri yıkılan bu insanlar, akraba evi, çadır, sokak, park derken kendilerini bu konteynerlerde bulmuşlar. Zamanla ev sahibi olanlar yeni yapılan TOKİ’lere yerleştirilmiş ama kiracılara ve tapusuzlara bir türlü sıra gelmemiş.
Elektriği dahi kesmişler
Van Valiliği ve AFAD depremzedelerin konteynerleri terk etmelerini istemiş, ancak gidecek yerleri olmadığı için depremzedeler konteynerlerden çıkmıyor. Önce konteyner camiler, ardından çocukların oyun parkı sökülmüş. Çamaşırhane, kreş, kütüphane, etüt salonu, spor çadırı, kuran kursu gibi kullanılan konteynerlerin de hepsi teker teker ellerinden gitmiş. Sonunda sıra elektriğe gelmiş ve elektriği de kesmişler. Konteynerlerde yaşayan insanlar neredeyse iki aydır elektriksiz yaşıyorlar. Oysa konteynerlerde yaşamak için elektrik şart. Çünkü elektrikle ısınıyorlar, yemek yapıyorlar. Yaşanan bunca haksızlığın ardından konteynerlerde yaşayan insanlar da açlık grevine giriyorlar.
Wan’da açlık grevinde olan Anadolu Konteyner’deki kadınlarla görüştüğümde yoksulluk, yoksunluk ve çaresizlik açık ve net görülüyor. Görüşmeyi yaptığımız konteyner daha önce marketmiş, market sahipleri boşaltıp gidince orayı grev alanına çevirmişler. Bir saate yakın görüşme yaptığım kadınlarla soğuktan kaynaklı konuşmakta zorlanıyordum. Konuşurken ağzımızdan dumanlar çıkıyordu. Ben bir saat bile dayanamazken soğuğa, bu insanlar çoluk çocuk, gece gündüz o soğuğu korkunç bir şekilde yaşıyorlar.
Her konteynerde ayrı hikaye
Yaklaşık 100-150 konteynerde hak sahibi olmayan, ancak depremde tüm mallarını yitirdikleri için zor durumda olan aileler yaşıyor. Burada yaşayan kadınların durumu ise içler acısı… Kimisi yalnız başına yaşam mücadelesi verirken, kimisi hasta ve yatalak olan çocuklarına bakıyor. Konteyner kentin yüzde 60’ını kadınlar oluştururken, her konteynerde ayrı bir hikayenin yanı sıra epilepsi, kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, engelli hastaları ile boğuşan kadınlar yardım bekliyor.
‘Resmen ‘gidin’ diyorlar’
Kadınlar içinde ilk sözü alan Hülya Öngün, “Bu soğukta elektrik yok, yarın suyu da keserler. Gidecek yerimiz yok, Türkiye Cumhuriyeti bize bunu yapıyorsa büyükler istifa etsinler. Burada 100 aile var, 500’e yakın çocuk var. Bir kadın zatürre oldu. Çocuklar enfeksiyon kaptı. Elektrikler kesilince dışarıda ateş yaktık ve öyle ısınıp yemek pişirdik. Tüp alacak paramız yok, yağmur yağdığı için ateş de yakamıyoruz. Gittikçe şartlar zorlaşıyor, hava soğuyor. Sabaha kadar soğuktan uyuyamıyoruz, resmen bizi intihara sürüklüyorlar. Hiç kimse çocuğunu sokakta bulmadı.”
“Peki, ne olacak?” diye sorduğumda ise Hülya Öngün; “Mecliste soru önergesi sunuldu, onu bekliyoruz. Biz bu ülkenin vatandaşı değilmişiz gibi davranıyorlar. Biz de Suriye’ye gideriz, bizimkiler Suriyelilere bakıyor, belki onlar da bize bakar. Bize resmen “gidin” diyorlar. Burada akşamları kayıp bir şehir gibi... Bizi ölüme, açlığa sürüklediler”.
Çocuklar umutsuz ve mutsuz
Çocuklarla görüştüğümde ise umutsuzluğun ve mutsuzluğun daha derin olduğunu görüyorum. İlk zamanlar bu çocukları yakın okullara alıyorlarmış, fakat bazı öğretmenlerin ırkçı yaklaşımları olmuş. Bir kız çocuğu, “burada polis, öğretmen çocukları var, hırsızlık olursa sizden biliriz diyorlar” diyerek durumu anlattı. Yani yoksul, evsiz, çaresiz iseniz potansiyel suçlusunuz. Ayrıca valiliğin “yakın” dediği okul dört şeritliymiş ve çocuklar okula gidip gelirken korkuyorlarmış. Üst geçidin temeli atılmış, ama hala yapılmış değil. Çocuklardan bir diğeri söze girerek, “İlkokul 3. sınıf öğrencisiyim, okula gitmiyorum. Burası geçici ikamet olduğu için okula kabul etmiyorlar. Çok hastayım, sürekli başım ağrıyor, hastaneye gidemiyorum” derken ağlamaya başlıyor.
Tekrar kadınlara dönüyorum, kadınlar hep bir ağızdan sıcak bir yuva istediklerini söylüyor. Görüşme yaptığım Anadolu Konteyner’deki erkeklerin yüzde 80’i çalışmıyor, geri kalanlar da inşaatlarda çalışıyor. Kış iyice bastırınca onlar da işsiz kalacak. Kadınların ise hiçbiri çalışmıyor.
Halime Kaçmaz’a sözü bırakıyorum. Kaçmaz, “Kadınlar ve çocuklar için buradayım, okula gitmiyorlar. Bu insanların mağdur edilmesini istemiyorum. Sigortasıza, emekliye ve bekara ev vermiyorlar. Burada 100 aileden sadece 15-20 kişi var sigortalı olan. Ayrıca dullara, 3 çocuklu ve içlerinden birinin engelli olması şartıyla 1 artı 1 ev vereceklermiş. Çare bulana kadar devam edeceğiz, bu haksızlığa boyun eğmeyeceğiz. Wan’daki zenginler çok duyarsız, biz onların halkıyız. Vali sabah akşam buradan geçiyor. Bizi siyasal ranta dönüştürmeye çalışıyorlar, biz buna izin vermeyeceğiz. Başbakan “kadınların ve çocukların yanındayım” diyordu. Hani nerede? İçimizde zengin insanların olduğunu söylüyorlar. Öyle bir şey yok, varsa da onların adamıdır” diye tepkilerini dile getiriyor.
Afet evleri yapılsın
Hiçbir yardım almayan bu insanlar, iki aya yakındır banyo yapamıyorlar. Çocuklarda enfeksiyon başlamış, özellikle dudak kenarlarındaki ve yüzlerindeki yaralar göze çarpıyor. Birçoğunun saçları kazılmış. Aileler dağılmaya yüz tutmuş durumda. Ekonomik nedenlerden dolayı eşler arası çatışma başlamış. Bebekler perişan... Bu soğuğa yetişkinler bile dayanamazken bebekler nasıl dayanacak?
Depremzedelerden özellikle AKP’ye oy verenler çok pişmandı, AKP’nin destek yerine köstek olduğunu, Erdoğan’ın sadece oy zamanı bu insanları hatırladıklarını söyleyen çok insan vardı.
ESRA ÇİFTÇİ