Bir gün, UMUT’u sorduklarında çocuklarımıza, ölümü değil de AŞK’ı söylerlerse soranlara ve çocuklarımız, ellerinde bir papatya demetiyle, mavinin sonsuz ve ASİ ufkuna dikip misket misket gözlerini, düşlerlerse aklanmış bir YARIN’a dair, DÊRSİMCE bir MERHABA’yı...
O gün, AMED kentinin yüzyıllık surlarında bayraklaşan ölüm çalgıları, misket bombalarıyla ve genç bedenlerin kulaklarımızı sağırlaştıran ayaz ayaz çığlıklarıyla değil, eğilmeyen ŞAHMERAN yumruğumuzla çalacak son defa.
Bir gün, ZÜMRÜD-Ü ANKA söylencesi dile gelirse dağlarımızda, kimyası bozulan palyaço belleklerin, kimyasal silahlarının ölüm kokan nefesi yerine...
O gün, sıra sıra dizilmiş, kömürleşmiş bedenler içinden, çocuğunu tanıyamamanın utancını yaşamayacak, elleri nasır tutan MEZAPOTAMYALI analar. Ve DNA testlerinde yitip giden bir ad olmayacak, anaların gözlerinde, kimliksiz evlatlar.
Bir gün, MEM Û ZÎN’de şahlanıp, asırlarca dinmeyen Kürtçe sevdalara, kör baltalarını indirmekte olan cellatlara, güneşte demlenen çayımızla selam edip, tebessüm ederek anlattığımızda, dilsizliğin katl-i fermanı olduğunu bu halkın ve süngülerin, bir dili kanata kanata, o dili yeniden doğuran sonsuz bir tufan olduğunu, bu topraklarda...
O gün, karanlık ve umarsız gecelerin puslu ağıdı, şafağın kızıllığında boğulacak ve genç savaşçıların kefenlenmemiş cesetleri, çıkarılarak atıldıkları kuyulardan, yeniden gömülecekler, dillerinin en derin sözcüklerine ve üzerine hiçbir zaman gece düşmeyen DİCLE’nin özgür kıyılarında, cesetlere kin bilenmeyen bir ülkenin özgür aydınlığına, bir çiğ damlası olup düşecekler son defa!
Bir gün, gözbebeklerimizde hışırdayan yaprakların nemi, yeminimizin alın teri gibi asılırsa, şakağımızda uğuldayan sancının, kızıla dönen şehla sancağına ve ay ışığının sarkacında şahlanan çocukluğumuz, bedeli ödenmeden yaşanırsa, SERHAD’ın tenha kasabalarının yağmurlu sokaklarında...
O gün, ASMÎN’ler gülümseyerek açacak, hançerlenen rüyalarımızda...
Bir gün, fail-i meçhullerin, aslında fail-i malum olduğunu anlarsa BATI’nın körelen yürekleri ve ölmek için değil, cemrenin NEWROZ’da BAHAR’a düştüğü gibi, artık yaşamak için düşersek, analarımızın toprak gibi bereketli rahimlerinde, yaşamanın adil sularına...
O gün, bir BERFÎN, özgürlüğün neden ve nasıl kazanıldığını anlatacak, uzak kentlerin sağır sultanlarına...
Bir gün, MUNZUR’dan ağzımızla damıttığımız sularla, yalnızca ecelden ve sevdadan ölen bedenler yıkanmaya başlarsa musalla taşlarında ve şarlatan istilalara boyun eğmeyen tenimizin çelikleşen ayazı, kızlarımızın sonsuz bir IRMAK gibi çağıldayan ellerinde yakılacak olan, büyük ve görkemli şenlik ateşlerinde harlanırsa yeniden...
O gün, müebbetlik militan, yeniden tutacak sevdiği kadının elini, düşlediği gibi, İSTANBUL’da SONBAHAR’da, KADIKÖY’de SİNEMA’nın önünde, yağmurla ıslanırken arnavut kaldırımlar ve rüzgar, usulca bir tedirginlikle, serin bir kış sabahına el vermeye yeltenirken yeniden. Ve pusu’larla yarım bırakılan bir bardak demli çay, beklemeyi bilen bir kadının gözlerindeki buğuyla, AŞK diye öğretilen yalanlara gülümseyerek hala, müebbetlik militanı beklemekte, caddeyi seyretmekte olan o devrilmiş masada...
Bir gün, iki dudak arasında hükme bağlanan infazlar, iki el arasında çoğalan anlamsız alkışlar, iki kaş arasında siyaha boyanan onursuz alanlar, iki sınır arasında bedenleri kurutulan analar, iki vicdan arasında derinleşen uçurumlar, iki kent arasında uzayıp giden mezarlıklar, iki yalan arasında pusulasını yitiren doğrular... Sonlanırsa ve karartmalar uygulanan kentlere iade edilirse, kendilerinden çalınan güvenli akşamlar..
O gün, iki dil arasındaki tercüme hataları temizlenecek sözlüklerden.
Bir gün, sofralarımıza dadanan bu yağma ve zulüm, iblisin nefretini aratmayan bu acımasız ve büyük sürgün, kapılarımızdan tebdil-i kıyafet girip, genç bedenler için sırasını yaşlılardan çalan bu karanlık ÖLÜM, ülkemize dadanan ve NUH’u utandıran bu dinmeyen tufan ve nice nice çığlıkla alnımızın aklığından sızan bu amansız kan, aklanırsa yaralarımızdan!
O gün, uzun yağmurlardan sonra göklerine dönecek göçmen kuşlar yeniden ve kanatları sonsuzluğa çarpan bir kırlangıç şahlanırken gözlerimizde, alnımıza kazınan imla, padişah fermanına baş eğmeyen bir İSYAN olacak son defa!
Bir gün, çocuğun görkemli tırnaklarıyla tutunduğu şafağın, gecenin zulmünü aydınlatan mum ışığı olduğu, bir BARIŞ çığlığıyla dillenirse; okullarda, sokaklarda, sefil gazetelerin satılmış köşe yazılarında, zindanlarda, uzak kentlerde, haber bültenlerinin ağzı kanlı söylev çığırtkanlığında, ilimsiz bilim erbabında, bayrak törenlerinde, omzunun üstünde eğri başlarla yaşayan süslü insan pozlarında...
O gün, mutluluğun resmi geçit töreni, boşluğa bakarken yüklendiği anlamsızlıkla değil, YAŞAM’a bakarken boyandığı çiçeklerle çekilecek, gülümseyen fotoğraflarda...
Bir gün, keskin gözlerini, ARALIK bir kış sabahı yaşama açan kızımın, EYLÜL’ü anımsatmakta olan çekik gözlerinde çoğalan hüzün, yaşları büyütülerek idam sehpalarında sallandırılan çocukların kirpiklerinden silinirse ansızın...
O gün, uzaklıkla cezalandırılan iki insan arasında, tanımlanmış bir anı olarak kalacak, dudağımızdaki MOR salkımları kanatan bu SÜRGÜN...
Bir gün, nefesleri artık tenlerini buğulandırmayan gençlerin işkenceden geçmiş cesetlerini, haber bültenlerinin sefil ve seçkin insancıkları, hesabı soruldu şarlatanlığıyla ve sanki ölüm, bir müjdeymişçesine, „son dakika“ çığırtkanlığıyla dillendirmekten vazgeçtiğinde...
O gün, bir daha anlaşılacak, onurlu bir insanın ancak ölüm karşısında el pençe divan duracağı ve o an, pusulasını şaşıran dünya, yüzünü çevirip NAMUS’a, orada kalacak son defa!