1991 yılında halk 15 Ağustos kutlamaları için Lübnan’a gitmişti. Ben de kutlamalardan beş gün önce gitmiştim Lübnan’a. Heval Sakine’yi ilk kez orada gördüm. Akşam oraya ulaştığımızda arkadaşlar bir kadın militanın 10 yıl Türkiye’de zindanlarında yattıktan sonra çıkıp geldiğini söylediler. O’nun adını aslında hepimiz daha önce duymuştuk. Arkadaşların anlatımlarında Heval Sakine’nin de adı geçiyordu. Geldiğini öğrendiğimde, görme istemim daha çok arttı. Onu oldukça merak ediyordum. Arkadaşlar, Önderliğin yanında kaldığı için onu o gece görmemin biraz zor olacağını söylediler.

Oradakilerin çoğunu tanıyordum. Tanıdık biriyle karşılaşırsam, onu da görmenin mümkün olacağını düşünerek sağa sola bakınmaya başladım. Mutfağa gittim, Rahmetli Apê Şevket’i orada gördüm. Kendisini zaten önceden tanıyordum. “Aç mısın” diye sordu. ‘’Hayır aç değilim, başka bir şey için geldim’’ dedim. Merakla, “Neden geldin” diye sordu. Ben de, Heval Sakine’yi görmek istediğimi söyledim. Apê Şevket, o akşam zor olduğunu ama yarın için ayarlayabileceğini belirtti.
Ertesi gün Apê Şevket Heval Sakine’ye gidip onu görmek istediğimi söylüyor. Bunun üzerine Heval Sakine, akşama Önderliğin misafirlerinin olduğunu, o sırada gelip beni görebileceğini belirtiyor. Apê Şevket daha sonra bana haber vererek, Heval Sakine ile görüşebileceğimizi söyledi. Akşam kadın arkadaşların yanına geçip, onu bekledim. İlerleyen her dakikada heyecanım ve merakım artıyordu.
Ve akşam verdiği saatte geldi. Güleç yüzüyle çıkıp gelmişti. Samimiyeti, sıcaklığı ve mütevaziliği tüm mesafeleri yok ediyordu. Yıllar önce karşılaştığımız, tanıştığımız hissine kapıldım. Birbirimize sarıldık, el ele tutuştuk. Ellerini avuçlarımın içine alarak oturdum yanına. Kim olduğumu, ne yaptığımı, çocuklarımın olup olmadığını sordu. ‘’Üç çocuğum var’’ dedim. “Eşin ne zaman katıldı” diye sordu. Eşimin öğretmen olduğunu, 88 yılında parti saflarına katıldığını ve bir yıl sonra da ülkeye gittiğini söyledim.
Meraklı ve dikkatli gözlerle bakıyordu etrafa. Her yeri inceleyen bakışları vardı. Bazı şeylere şaşırdığı ve sevindiğini yansıtıyordu ışıldayan göz bebekleri. Zindana girmeden önce sayılı olan arkadaşlarının, döndüğünde ordulaşarak onu karşılamasına, mücadelenin dört bir yana, milyonlara yayılmasına inanamıyor gibi bakıyordu. Zindanda duydukları iyi haberlerin, karşısında gerçek olarak durmasına inanamıyordu belki. İçi içine sığmıyordu Heval Sakine’nin... Hiçbir yere sığmayacak, sığdırılamayacak gibiydi. Bu dinamizmiyle nasıl olup da zindanların dört duvarları arasında kalabildiğine şaşırdım. “Bu hareket gönül veren, bedel ödeyen tüm halkı, yurtseverlerimizi görmek istiyorum” dedi. Zindandayken bu günleri göremeyeceğini düşündüğü anları da yaşadığını söylerken, gözleri doldu ve “Görmem gereken birçok arkadaş şu an aramızda yok. Bu günleri görmemiz için canlarını verdi Mazlum, Hayri, Kemal, Akif, Ali ve daha niceleri. Onların da bu günleri görmeleri gerekiyordu. Bugünleri yaratan kahramanlarımız yok yanımızda’’ dedi. Sonra o gün ziyarete binlerle gelen kitlenin kalabalığını gördüğünde sevinç gözyaşları döktüğünü söyleyerek, “Bu mücadele için insanın on canı olsa onunu da seve seve verir. Binlerce arkadaşımız demir parmaklıklar arkasında. Şimdi onların da yerine bu mücadeleyi her yönüyle doyasıya yaşamak istiyorum” dedi.
Durmadan soru soruyordu. Sorularıyla her şeyi öğrenmek istediği anlaşılıyordu. Daha sonra gitmesi gerektiğini söyleyerek, ayrıldı. Kapıda, “Heval Sakine, bir sorabilir miyim” dedim. ‘’Sor’’ dedi. ‘’Sadece nereli olduğunu öğrenmek istiyorum’’ dedim. ‘’Peki sen beni nasıl görüyorsun’’ diye soruyla cevap verdi. ‘’Bilmiyorum, ama seni çok sevdim. Ayrılmak istemiyorum ama koşullarımız aynı değil. Benim ev, çocuklar, yaşlı ana, baba var, sen ise öncü bir kadrosun, hayatını devrime, halka adamışsın’’ dedim. Başını kaldırarak baktı ve güldü, “Hiç kimse bir diğerinden daha iyi değil. Devrimde her türlü görev var. Büyük zorlukları da güzellikleri de var devrimin. Ben de bir Kürt kızı ve öğrenciydim. Hareketi de okul yıllarında tanıdım” dedi.
O an koşullarımı karşılaştırarak, daha sözlerini bitirmeden, araya girdim. “Bizde bir kızın erkeklerle yürümesi ayıplanıyor. Bize böyle öğretildi. Bu hala geçerli’’ dedim. Sonra yine devam ederek, “Bizim orada da o tür şeyler var. Ama ben o sınırları yıktım. Üzerine basarak geçtim. O yüzden bu bugüne kadar yürüyebildim, mücadele ettim. Onu aşmasaydım yaşadıklarımı kaldıramazdım. Bir yerden sonra kopup giderdim” dedi. ‘’Görüşürüz’’ diyerek çıkarken, tekrar görüşmek istediğimi ve evimize gelirse oradan Cudi dağını görebileceğini söyledim. Gözlerinin içi güldü, “Tamam, eğitim devresinden sonra gelirim’’ dedi. Yarın tekrar görüşebileceğimizi söylerek ayrıldı.
 Gözlerinde umut vardı. Yaşadığı bunca acı, işkenceye rağmen hala etrafa ışık saçan gözlerle bakıyordu. Bu çevresindekilere de güven veriyordu. Ondaki cesareti gören, ondan cesaret alıyordu.
Sabah toplantımızın gerçekleşeceği yerde toplanmaya başladık. Daha çok eşleri gerillada olan ya da eşleri şehit düşen arkadaşların katılacağı bir toplantıydı. Çok geçmeden Önderlik geldi. Yanında Heval Sakine’de vardı. Önderlik önce onun konuşmasını istedi. Hala aklımda olan ve hiçbir zaman unutmayacağım bu sözlerle toplantıya başladı, “Devrimimizin gerçeği kadının gerçeğidir. Bu devrime kadın gerçeğini, özgürlüğünü açığa çıkarmak için başladık. Eğer bu gerçeği öğrenirsek nerede olursak olalım, görevimiz her ne olursa olsun yerine getiririz” dedi. Daha sonra biraz kendi yaşamına ilişkin konuştu. Zindan yaşamını, oradaki arkadaşları, arkadaşların direnişini, düşman gerçeğini anlatıyordu. Kadının devrim ve mücadeleki rolünü, kadın olarak neler yapabileceğimizi, yaşamı ve toplumu nasıl değiştirebileceğimizi vurguluyordu. ‘’Kadın hiçbir yerde gücüm yok dememeli, kendini güçsüz görmemeli. Toplumu bilinçlendirmek, onu yeniden yaratmak, devrime katılımı en iyi kadın yapabilir’’ dedi. Konuşurken analardan gözlerini ayıramıyordu. Sevgi akıyordu gözlerinden, sevgi sunuyordu mimikleriyle.
Bir gün sonra 15 Ağustos kutlamaları başladı. Heval Sakine kutlama için oraya gelen halkın, ailelerin arasına karıştı. Konuşmadığı tek bir insan bırakmak istemiyorcasına, önüne çıkan herkese birşeyler soruyor, anlatıyor ve onları merakla dinliyordu. Kutlamalardan bir gün sonra vedalaşıp ayrıldık. Ama yanımıza gelme sözünü alarak ayrıldım ondan.
Yaklaşık bir yıl sonra bir arkadaş yanıma gelerek, Derik’te bir misafirin beni görmek istediğini söyledi. Derik’e gidince karşımda Heval Sakine’yi gördüm. Yeniden buluşma sözümüzün gerçekleşmiş olmasına olan şaşkınlıkla gözlerim doldu. Hemen araya girip, “Sakın ağlama, sözümü tutmak için geldim ama fazla zamanım yok, bir iki gün buralarda dolaştıktan sonra geri döneceğim” dedi. Ertesi gün Derik’i gezdik. Halkı ve şehit arkadaşların ailelerini, köyleri ziyaret ettik. Sonra  Ayndiver’e köyüne geçerek, Cudi dağını o heybetli duruşuna baktık. Ardından Dicle suyunun akışını izledik. Birkaç gün sonra “Bir daha gelip göreceğim” diyerek ayrıldı. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Bir gün yine Derik’e gittiğimde Heval Sakine’nin gelip ülkeye geçtiğini ve bana selam söylediği öğrendim. O an göz yaşlarımı tutamadım. Selamın sevinci ve bir kez daha karşılaşmamamızın üzüntüsüneydi göz yaşlarım.  Onu bir daha görme şansım olmadı ama adını her duyduğumda, basında çıkan görüntülerinde hep o coşku, dinamizmi ve heyecanını yeniden hatırladım. Ve bu kez adını acı kuşanmış bir haberle duydum...

* Üç çocuk annesi ve eşi özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren Dêrika Hemko’lu Wensa Şaviş, Sakine Cansız’ı anlattı.