
Osman OÐUZ
DİKKAT: Bol ‘spoiler’ içerir.
Geleceğin dünyası; ama aynı zamanda geçmişin. Westworld, iki ayrı dünyada ve üç ayrı zaman çizgisinde, merakı sürekli kamçılayarak devam eden bir dizi. Aynı anda hem bilimkurgunun gizemini hem de western heyecanını vaat eden, üstüne sos niyetine felsefi/edebî (yer yer politik) göndermeler ekleyen kaliteli bir yapım.
HBO kanalı için üretilen dizi, 2 Ekim 2016’da yayına girdi. İnternette biri, “Bu kadroyu en son 2002 Dünya Kupası’nda Arjantin toplamıştı” yazmış, gerçekten de öyle. Proje tasarımcısı ve yönetici yapımcı koltuklarında Jonathan Nolan’ın ismini görüyoruz. Başrollerde ise Anthony Hopkins, Ed Harris, Evan Rachel Wood, James Marsden, Thandie Newton var.
Ford ve Weber’in robotları
Konu, kabaca şöyle: Teknolojinin çok ilerlediği bir gelecek zamanda bilim, insansı robot üretebilme kabiliyetine sahip olmuştur. Hatta öyle ki, bu robotlar “insansılığı” çok aşmış, “insanüstü” denilebilecek bir mekanizmaya sahip olmuştur. Bu robotlar, (Anthony Hopkins’in canlandırdığı) Dr. Robert Ford ve ortağı Arnold Weber’in (?) geliştirdiği yapay zeka sayesinde, mükemmel bir davranış algoritmasına sahiptir. Westworld ise, bu robotların yerleştirildiği devasa büyüklükteki parkın ismidir. Parası olan misafirler bu parkta, 19. yüzyıl Amerika’sında gerçekçi bir deneyim yaşama şansına sahip olur.
73 yapımı filmden
Hikaye, yeni değil. Dizi, 1973’te Michael Crichton tarafından yazılan ve yönetilen aynı isimli filmden uyarlama; ama ciddi farklar mevcut. Başrollerini Yul Brynner, Richard Benjamin ve James Brolin’in paylaştığı film, özellikle Brynner’in can verdiği ürkütücü Ed Harring karakteriyle hafızalara kazınmış. Film, hikayesinde/kurgusunda ciddi boşluklar ve çelişkiler olsa da, döneminin koşullarıyla değerlendirildiğinde “sağlam” bir bilimkurgu filmi.
Farklar
Dizi ile film arasında ciddi farklar var, dedik.
Mesela filmde misafirlere (ya da müşterilere) üç ayrı dünya deneyimi sunuluyordu. Bunlardan biri yine 19. yüzyıl Amerika’sındaki “western” atmosferli kasabaydı; diğerleri ise Ortaçağ temalı Medieval World ve antik Roma temalı Roman World idi. Dizide ise -hiç değilse şimdilik- parkın tek bir bölümü bulunuyor.
Film, çok kaba bir anlatımla, “yapay zekanın kontrolden çıkmasını” konu ediyor; bu sırada robotların kötü, insanların iyi resmedildiği romantik bir anlatımı tercih ediyordu. Dizi ise bu açıdan çok daha kompleks. Yapay zekalar ile insanlar arasındaki münasebet, en belirgini “Gerçeklik nedir” olmak üzere, birçok soruyu çağırıyor. Bu sorular, felsefi ve edebî göndermelerle çok daha derinlikli hale geliyor. Dizi, genel olarak da zaman çizelgesi, hikayesi ve kurgusuyla, filmle çıkılan yolculuğu çok ilerilere taşıyor.
2+1 zaman çizgisi
Westworld‘de “2+1” zaman çizgisi bulunuyor ve bu denli karmaşık bir zaman kurgusunu ilk sezonda şaşırtıcı bir başarıyla kotarabiliyor.
Başat iki zaman çizgisini, “Siyahlara Bürünmüş Adam” (Man in Black; Ed Harris can veriyor) ve sonradan onun gençliği olduğunu öğreneceğimiz William (Jimmi Simpson) üzerinden takip etmek mümkün. Genç bir teknoloji firması çalışanıyken nişanlısının abisi ve şefi olan arkadaşıyla parkı ziyaret eden William, özellikle Dolores (Evan Rachel Wood) karakteriyle kurduğu bağ nedeniyle parkla başka bir ilişki kuruyor ve şimdiye kadar anlayabildiğimiz kadarıyla, insansı robotların yapay zekasını kavramaya çalışıyor. Daha sonra parkın hisselerini satın almaya başlıyor ve nihayetinde büyük kısmına sahip oluyor. Bu yapay zekaya dair halen ortaya konmamış bir sürü sır olduğunu ve bu sırların parkın yapımı aşamasında gizemli bir ölümle ortadan kaybolan Arnold Weber’e dayandığını bugüne kadar gördüklerimizden çıkarabiliyoruz. Görünen o ki William, bir takıntıya da dönüştürerek, on yıllar boyunca Arnold’un bıraktığı işaretlerin peşine düşüyor ve hatta belki de -bıraktığı izler dini işaretlere de dönüşmüş- Arnold’u arıyor.
“+1” dediğimiz zaman çizgisi ise, Dolores ve Bernard Lowe (Jeffrey Wright) isimli hostların (üretilen ilk insansı robotlar; yapay zekalarında hatıralarının/kişiliklerinin olmasını sağlayan bir “bilinçli açık” var.) flashback’leri. Bunlar sayesinde parkın kuruluşuna dair anekdotlar görebiliyoruz.
Keyifli, düşünceli...
Westworld, hem keyifli ve hem de düşünmeye sevk eden bir seyirlik. İlk sezonunun on bölümünün her birinde, merak ve heyecan dengesi oldukça iyi. İnternette dolaşan envai çeşit senaryoyu (-ki bazıları artık komplo teorisi halini aldı!) göz önünde bulundurursak, tüm detayları anlatmanın olanağı yok. İyisi mi, aynen Westworld evrenine dahil olan misafirlerin yaptığı gibi, eğer hâlâ izlemediyseniz izleyin ve kendi yolunuzu çizin.
Seyir notları...
* Westworld‘un müzikleri, belki yapımın kendisi kadar heyecan verici. Dijital platformlardan da ulaşılabilecek Ramin Djawadi imzalı soundtrack’ta, aşina olduğumuz müziklerin western evrenine adapte edildiğini görüyoruz. Ben özellikle 8. bölümde, Amy Winehouse’un Back to Black‘ini duyduğumuz sahneyi defalarca izledim. Hatta bir western kasabasında akrabama rastlamış gibi hissettim desem yeri.
* Westworld, yarım bıraktığı hikayeler için oldukça bekletecek gibi görünüyor. Ortada dolaşan bilgilere göre ikinci sezon, ancak 2018 yılının başlarında yayınlanmış olacak.
* İlk sezonda olup bitenlere bakarak ikinci sezonun çok daha heyecanlı çatışmalar getireceğini kestirmek mümkün. Her şeyden önce, Arnold’un yeni “senaryosu” işlemeyi sürdürüyor ve henüz yüzünü görmediğimiz “kötü adam” Wyatt’la ilgili gizem devam ediyor. (Bu sırada hikayenin zedelenmemesini de ummakla yetinebiliriz. Hikayenin kuvveti ile beslenmemiş bir “heyecan”, belki izletir kendini ama klasikleşemeyeceği kesin.)
* Final bölümünde, Maeve öncülüğünde insansı robotların üretildiği laboratuvarda yaptığımız gezide samuraylara denk geldik ve bu da yeni bir soruyu gündeme getirdi: Acaba yeni sezon(lar)da western dışında başka bir atmosfer de izleyecek miyiz?
* Filmde insansı robotların her gün tekrarladığı, yaralandıkları ya da öldükleri zaman tamir edilip yeniden yerleştirildikleri “döngü”nün Nietzsche’nin “bengi dönüş” kavramıyla ilişkili olduğunu söyleyenler var. Maeve ve Dolores karakterlerinde doruğa ulaşan yenilenme/döngüden kurtulma çabasındaki yıkıcılığı ise “pala bıyıklının” şu cümlesiyle anlatıyorlar: “Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz ki?”
* ‘73 yapımı film ile ‘16 yapımı dizi arasındaki en belirgin ama en keyifli farklardan biri şu: Filmde -daha sonra moda olan- siyah şapkayı bir robot takıyordu ve kötü olan, kan döküp duran da oydu. Dizide ise hemen hemen aynı şapka, “Man in Black”in başında görünüyor ve her yeri dolaşıp kan döken de bu kez bir insan oluveriyor.
* Dizide 1861-1865 yılları arasında yaşanan Amerikan İç Savaşı’na dair de hem atıflar ve hem de görsel şölen düzeyinde bir görsel anlatım var.