
Woody Allen neredeyse her yıl yeni bir film çekiyor. Yaşına ve filmografisine bakıldığında bir hayli üretken görünen ünlü yönetmenin son dönemdeki filmlerinin performansı için ise olumlu şeyler söylemek pek mümkün değil. Eski parlak günlerini skandallarla gölgeleyen Allen’ın aynı kalıpta filmler yaptığını, dahası filmlerinin benzeşmekten ziyade başka yapısal sıkıntılar çektiğini gözlemlemek zor değil.
Yönetmenin 2016 Cannes Film Festivali’nin açılışını yapan son filmi Café Society de yukarıda bahsi geçen yapısal şablonun bir devamı niteliğinde. Karmaşık ilişkiler, Yahudi taşlaması, Allen’ın kendisini filmde hatırlattığı nükteler ve tabii ki mizah soslu Allen aforizmaları. Bunları alt alta ya da yan yana dizdiğinizde ortaya “Allen Şablonu” diyebileceğimiz bir benzeşmeler bütünü çıkıyor.
Çalkantılı ruhunun emareleri...
Woody Allen’ın her yıl üzerine bir yenisini eklediği bu film serisinde ilginç olan, kadın-erkek ilişkilerine dair hâlâ söyleyecek bir şeyler ya da sonuçlar ortaya koyuyor olması. Diğer yandan söylediklerinin artık birbirine benzemesi ya da Allen’ın çalkantılı ruhundan çıkan aforizmaların artık yırtma yapıştırma bir tabloyu andırması. Bunları birlikte düşününce Woody Allen’ın kendi kendini taklit ettiği sonucuna varmak neden çok uçuk bir düşünce olsun ki? Daha da enteresanı gün geçtikçe bu kendi kendini taklit eden adamın film çekme değil, sinema “yapma” potansiyelinin düşmesi...
1930’larda ne varsa hepsi!
Café Society, 1930’larda New York ve Hollywood’daki film dünyası, yıldızlar, iş adamları, gangsterler, komünistler ve dahası Hollywood’un taşı toprağı altındır diye bir umut yola düşenlerin toplam hikâyesi. Film, dış anlatıcı tarafından anlatılan 1930’ların sinema filmlerine yakışan bir formatta ilerliyor. Anlatıcının bizzat Woody Allen olduğunu da ekleyelim. Allen, filmi seslendirme sebebini ise şöyle açıklıyor: “Kendim seslendirdim çünkü kelimelerin tam olarak nasıl ifade edilmesi gerektiğini en iyi ben biliyordum.” Öte yandan filmin ana karakterleri elbette Yahudi. Çünkü Yahudi karakterler kendisi de Yahudi olan Allen için anlatmaya ve tiye almaya doyamadığı bir sunak. Allen, filmde birden çok kişiye yer veriyor. Yan hikâyeleri atlamadan hatta sert geri dönüşler yaparak ya da araya girerek küçük kesitler halinde tanıtıyor.
Karmaşık ilişkiler...
Filmin kahramanı, New York’ta baba mesleği kuyumculuğu yaparken bundan sıkılıp ünlü bir menajer olan dayısı Phil’in yanına Hollywood’a giden Bobby. Bobby buradaki şatafatın içinde sudan çıkmış balığa dönmüşken Phil’in asistanı Vonnie ile tanışır ve genç kadına anında vurur. Vonnie’yi ilk etapta içinde bulunduğu endüstrinin yapay doğasının farkında olan biri olarak tanımlasak da işler hiç de göründüğü gibi basit değil. Zira Bobby’nin dayısı Phil’le de birlikte olan Vonnie’nin “bu aldatıcı dünyanın farkındayım” adlı fikri çalışması kendine pratikte çok da yer bulamıyor...
Allen, geçen yılki “Irrational Man/ Mantıksız Adam”la birlikte Maç Sayısı, Suçlar ve Kabahatler sularına geri döner gibi yapsa da o sularda da çok yüzemeyip “karmaşık ilişkiler” dünyasına dönmüşe benziyor. Ama döndüğü yerde de nasıl yüzdüğü bir hayli tartışmalı.
Toparlayacak olursak, bu hafta Türkiye’de gösterime girecek Café Society, bir dönemin gece hayatından, ilişkilerinden ve belki de her kesiminden irili ufaklı hikâyeler anlatan bir film. Yer yer mizah dozu yüksek ama çok da iz bırakmayan bir film...
SUZAN A. DEMİR