Şengal’de bir insanlık dramı yaşanırken, orada izlediğim görüntülerde en çok anneler dikkatimi çekti. Daha algıları dünyada olup biten bu korkunç olayları kavrayamayan, küçük dünyaları ile sağa sola bakan çocuklarını korumaya o koşullarda bile bir şekilde karnını doyurmaya çalışan anneler... Birde yaşlı anne babalarını korumaya çalışan, onları sırtlarında taşıyan evlatları. İnsan trajediye yoğunlaşmışken bu ayrıntıları es geçiyor. Kültürümüzün, inancımızın bizlere bahşettiği hediyelerden biri fedakârlık ve yaşlı, hasta anne babaların bakımını üstlenmek.
Almanya’da artık izlerine çok nadir rastlanan ilişkiler bunlar. Gerçi yeni jenerasyon ile birlikte bizde de kaybolmaya yüz tutuyor. Genelleme yapmamak kaydıyla yaşlıların büyük bir kesimi yaşlılıklarını ya evde tek, ya da yaşlılar evinde geçiriyor. 2007 sonu rakamlarına göre Almanya’da 2,3 milyon bakıma muhtaç insan bulunuyor ve bunların üçte ikisi evde bakılıyor. Yalnız çocukları tarafından değil, devlet tarafından görevlendirilen bakıcılar vasıtasıyla. Bu bir yönüyle iyi, çünkü uzman kişiler tarafından bakım yapılıyor, bir taraftan kötü, çünkü tamamen duygudan yoksun.
Günümüzde vahşi kapitalizmin sömürü anlayışı ile daha çok çalışmak zorunda kalan insanlar, insani ilişkilere de daha az zaman ayırıyor. Yaşlı bakımı da haliyle günümüzde herkesin taşıyacağı bir yük değil.
Bu anlamda aklıma gelen en iyi örneklerden biri de Köln’de yaşayan Xezal Ana’dır (Zöhre Altun). Xezal, geçtiğimiz ay Hakk’a yürüyen ve aynı zamanda binlerce devrimcinin de annesi Hatice Ana’ya yıllarca bir kere bile ‘of’ demeden baktı. Hatice Ana Alzheimer hastasıydı, daha sonra felç geçirdi. 8 yıl önce mide kanaması da geçiren Hatice Ana tamamen yatağa bağlandı ve makinalar yardımıyla yaşamını sürdürebiliyordu. Bu süre boyunca kızı Xezal, bir bebeğe bakar gibi annesine baktı. Hatice Ana’nın Hakk’a ulaşmasının kırkıncı gününe yaklaşırken, Xezal Ana’yı evinde ziyarete gittim. Sanki terkedilmiş gibi duruyordu. Saçları aklanmış, yüzündeki çizgileri derinleşmişti. Bir tarafı delidir Xezal’ın, bazen anlattıklarının gerçek olup olmadığını beyninde sorgulamak ister insan, zira koca bir yaşama gerçek olmayacağını düşüneceğimiz kadar güzel anı sığdırmış. Belki bir gün onları da yazarım. Sohbet koyulaşırken annesine bakarken yaşadığı anılardan bahsetmesini istiyorum. Yaşamının bu anı da oldukça ilginç. Fakat buraya Almanya’nın bürokratik sistemini de anlatan sadece bir anısını taşımak istiyorum. Xezal Almanya sigorta şirketi AOK ile davalık oluyor. (Daha önce Yeni Özgür Politika’da gazetesinde haber olarak yayımlandı). Davanın nedeni de Hatice Ana’ya verilen İsosource Standert Vanille 500ml Nestle gıda takviyesinin pahalı diye değiştirilip yerine başka bir marka gıdanın verilmesi. Üstelik fiyat farkı da 60 cent gibi bir rakam.
‘Anamın karnı ağrıyordu bu yeni gıda ile ben hissediyordum' diyor. Yazılan reçetelere rağmen, eczanelerden gıda alamıyor Xezal ve bu duruma çok sinirleniyor. Bir şekilde sağlık sigortasının eczaneye yolladığı mektubu ediniyor ve doktor reçetelerini saklıyor ki ev doktoru Hatice Ana’ya iyi gelen gıdayı yazdığı halde. Hatta sigorta şirketi annesinin gıdadan değil de, ona bakmadığı için hastalandığını söylüyor Xezal'a, bir de annesini yaşlılar evine alınacağına dair tehdit bile ediyorlar. AOK ile davalık olan Xezal Ana, ele geçirdiği ve sakladığı belgeler sayesinde ki bunları edinmek ve saklamak onların ticari zekasıyla alay etmek oluyor ve sonunda davayı kazanıyor. Mahkeme Hatice Altun’un bütün gıda maddelerinin AOK sigortası tarafından ödenmesine karar veriyor. Almanya’da bürokrasi kalın çelik bir duvara benzer, insanı canından bezdirir. Buna rağmen, bütün bu bürokrasi ile hiç yılmadan uğraşan Xezal aslında tabiri caizse bir 'namus mücadelesi' de veriyordu, zira annesinin bakımını bakıcılara bırakmadan yıllarca üstlendi. 'Her gün ne aksiyonlar oluyordu evde' diyor ve ekliyor: 'Bakıcı kalmamıştı çevrede, anama bakamıyorlardı, kavga ediyorduk’.
Yitirdiğimiz bir değeri tekrar hatırlatıyor bana Xezal Ana. Sonra annesinin son günlerini anlatıyor: "Anam rahatsızlandı. O sıralarda pencereye üç güvercin kondu, pencereyi tıkladılar, sonra diğer pencereye geçtiler. Biri siyahtı güvercinlerin. Ambulans çağırdım. Ambulansta anam güvercin gibi ses çıkartıyordu. Hastaneye ulaştık, yine bir kaç doktor baktı. Anam orada vefat etti. Kimse gözlerini kapatamadı, ben kapattım anamın gözlerini."
Sürgünle daha doğmadan tanışan Hatice Ana, Osmanlı dönemi sürgünlerinden bir ailenin çocuğu olarak Kayseri’nin Sarız İlçesi'nde dünyaya geldi. Yıl 1920’lerin başı. Sonra bir başka sürgüne yelken açar Ankara Tuzluçayır’a. Apocu harekete evinde yer açan, oğluna ilk silahı alan, kamuoyu yaratmak için Meclis’te eylem yapan ve bundan dolayı tutuklanan, işkence gören bir anadır Hatice Ana.
Kızı Xezal da annesi yatalak olunca 8 yıl boyunca eve kapandı ve annesine baktı. 'Vicdanım rahat' diyor. Bir insanın her şeyin mekanikleştiği bu çağda rahat bir vicdanla yaşaması sahip olacağı tek değerli varlık belki. Xezal da yitirdiğimiz değerlerin son halkası...
Xezal’ın yüreği ve üç güvercin...
Almanya Gündemi