Yanardağların patlaması, asteroitlerin düşmesi ve iklimsel değişim sonucu gerçekleşen kitlesel yok oluşlarda canlı türleri ya tamamen, ya da büyük oranda yok oldu. Önüne geçilmezse benzeri bir yok oluşa endüstriyalizmin neden olacağı varsayılmaktadır. Bunu engellemenin yolu demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü siyasal programı kendi siyasal sistemine kavuşturmaktan geçiyor. Daha önceki birkaç köşe yazımda demokratik konfederalizmin komün, meclis ve kongre örgütlenmesine dayalı demokratik boyutunu yazmıştım. Bu hafta ise demokratik konfederalizmin ekolojik boyutunu yazmak istiyorum.
Binlerce yıllık iktidarcı, devletçi sistem insanı insana, insanı topluma ve doğaya yabancılaştırmıştır. Bu yabancılaşmayı aşmanın, siyasal, toplumsal, kültürel ve ekolojik kırımın önüne geçmenin yegane yolu; doğal, demokratik, ekolojik ve ekonomik toplumu inşa etmektir. Kapitalist moderniteye karşı yürüteceğimiz demokratik konfederalizm inşa mücadelesi hem eko-sistemi, hem de ikinci doğa diye ifade edilen insan toplumsallığını kurtaracak, doğal dengeye kavuşturacaktır.
Devletçi iktidarcı hiyerarşikçi sistem, kamu çıkarını kişisel çıkara, toplumsallaşmayı da iktidarın bekasına indirgemiştir. İnsanı üretim aracı olarak baştan aşağı nesneleştirmiş, doğayı da araçsallaştırmıştır. Halbuki toplum da, doğa da canlı organizma olma potansiyeli ile çokluk içinde birlik ilkesine göre hareket ederler. Birinci ve ikinci doğanın içsel doğallığına kapitalist modernitenin dışarıdan müdahalesi hem insan toplumsallığını, hem eko-sistemi badireler ve felaketlerle karşı karşıya bırakmıştır. Ekolojik yıkım, kapitalizmin kâr ve iktidar hırsı sonucu yaşanmaktadır. Kapitalist modernite sermaye ve iktidar biriktirme amacıyla sulara, derelere, ormanlara, meralara ve yer altı değerlerine el koymuştur. Eko-sistemin doğal döngüsüne yapılan bu müdahaleler ve el koyma sonucu doğal felaketler, biyolojik salgınlar, önlenemeyen yangınlar, küresel ısınma, kuraklık ve siklonlar yaşanmaktadır. Yaşanan bu ekolojik yıkım ve eko-sistem krizi nedeni ile toplum gıdaya, içilebilir suya doğrudan erişemiyor, kentsel alanlarda salgınlar ve ölümler yaşanmakta, eko-sistemde geri dönülmez ağır yıkıma neden olmaktadır.
Devletli sistem doğanın adaletini, toprak ananın haklarını yok sayarak, doğaya alınıp satılan bir meta zihniyeti ile yaklaşmaktadır. Nükleer Santraller, HES’ler, fosil yakıtlar, sera gazları, teknolojik, nükleer ve biyolojik silahlar nedeni ile doğamız geri dönülmez büyük bir riskle karşı karşıyadır. Bu nedenle iktidarların, devletlerin ve sermayenin değil, toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya dönük doğal yol ve yöntemleri devreye koymak bu anlamda önemli olmaktadır. Ekolojik toplum mücadelesi tüm canlı, cansız varlıklar için verilen mücadele olduğundan demokrasi ile direkt ilişkisi vardır. Hiyerarşi dışı insan toplumsallığı, çokluğun ve çeşitliliğin fonksiyonu ile eko-sistem kendisini var edip sürdüre bildiğinde mümkün olabilir.
Evrenin milyonlarca yıllık geçmişinde insan toplumsallığı demokratik, ekolojik ve ekonomik toplum olarak kendi varlığını sürdürmüştü. Gerçek manada demokrasi bu süreçte yaşanmıştır. Hem insanın insan ile ilişkisi, hem de insanın doğayla ilişki birbirini tamamlama esasıyla yaşanıyordu. Doğal ve demokratik yaşanan bu süreç eril egemenlikçi zihniyetin kadını düşürmesi ile tersine döner. Topluma, onun hak ve özgürlüklerine el koyma ile başlayan bu son beş bin yılda devlet ve iktidar hem insan toplumsallığını, hem de doğayı tüketen olmuştur. Doğa ve insan toplumsallığından sapma olan devlet ve iktidara karşı demokratik modernite beş bin yıl boyunca hep mücadele içindeydi. Hiyerarşi ve tahakküme karşı hak,adalet ve özgürlük adına yürütülen bu mücadele duraksamadan bugünlere taşına gelmiştir. Kapitalist moderniteye karşı demokratik modernitenin mücadelesi; eko-sistem devletçi, iktidarcı sistemin tahakkümünden ve araçsallaştırıcı zihniyetinden kurtuluncaya, dolayısıyla ekolojik, toplumsal ve siyasal istikrar sağlanıncaya dek devam edecektir.
Eko-sistem; çeşitliğin ve çokluğun fonksiyonuyla kendisini var eder. Bu anlamda ekolojik istikrar basit ve türdeş değildir. Toplumsal ve siyasal istikrar, doğaya ve topluma dayatılan tekliğin ve türdeşliğin yerini, çokluğun ve çeşitliliğin almasıyla gerçekleşir. Çünkü eko-sistem hiyerarşiyi kabul etmez, doğal seleksiyon ile varlığını sürdürme potansiyeline sahiptir. Eko-sisteme ve onun parçası olan insan toplumsallığına vurulacak pranga bu hakikati parçalamak anlamına geldiğinden siyasal ve toplumsal istikrarsızlık ile ekolojik yıkım önüne geçilmez düzeyde yaşanmaya devam eder. Zıtların ve farklılıkların birbirini beslediği ve etkileyerek tamamladığı gerçekliği; doğal, ekolojik ve ekonomik toplumun sürdürülebilirliğinin temel ilkesidir. Eko-sistem çokluğunu ve çeşitliliğini sürdürebildiği oranda toplum; demokratik, eşitlikçi ve özgür olma halini sürdürebilir.
Kır aleyhine kentleşmenin yoğunca yaşandığı günümüz dünyasında sakin kentsel anlayışla hareket edileceğine rüzgâr, su, toprak ve güneş döngüsünü hiçe sayan kapitalist modernite kentleri sömürü düzenini sürdürmenin karargâhlarına dönüştürmüştür. Kentler devletçi iktidarcı hiyerarşinin mekânları olmaya başladıklarından beri, kendilerinde biriktirdikleri dengesiz ve devasa güç odaklarının altında ezilerek nefessiz kalmışlardır. Kırsal ve doğal olandan insanı koparan kentler, kadın köleliğinin, yoksulluğun, işsizliğin doğa ve toplumsal felaketlerin yoğunca yaşandığı kapitalist modernitenin milyonluk mabetlerine dönüşmüşlerdir. Evimiz, sokağımız, mahallemiz ve kentimiz kimyasal ve endüstriyel atıklarla bizi ve doğamızı tüketmeye devam ediyor. Milyonluk kentlerden yüzümüzü doğaya, kıra ve köyümüze dönmeli, öz gücümüze dayanarak, öz ihtiyaçlarımızı ortakçı aile ekonomisi üzerinden karşılamanın siyasal sistemini örgütlemeliyiz.
İnsan toplumsallığının ve değerlerinin hiçleştirildiği, buna karşın konformizmin, kötülüklerin, kültürel, siyasal ve kadın kırımının had safhada yaşandığı kentler, merkeziliğin, otoriterliğin ve faşizmin yoğunca yaşandığı mekânlara dönmüşlerdir. Kapitalist modernitenin değerlerini esas alarak yürütülecek mücadele bize kaybettirir. Sınıfsız ve devletsiz toplum ile sınırsız doğa mücadelesi, ancak demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir siyasal programla mümkündür.
Eko sistem çeşitliliğini ve çokluğunu koruduğu oranda varlığını sürdürebileceği gerçeği, bize doğanın ve toplumun çoklu kimliğini, özgün özerk çoklu yapısını esas almamız gerektiğini bize hatırlatır. Biyo-çeşitliliği ve biyo-özgünlüğü esas almak kadar toplumsal formların özgünlüğünü ve özerkliğini de esas alan siyasal sistem yaşanmakta olan kaosu, siyasal, ekolojik, kadın ve toplumsal yıkımın önüne geçebilir.
Eko sistemde esas olan insan değil, doğal dengenin sürdürülmesidir. Ülkemizi ve bölgemizi tanımak, oranın flora ve faunasını bilmek kısaca eko-sistemin bilince çıkarmak esas olandır. Yaşadığımız coğrafyanın dağını, ovasını, suyunu, çiçeğini, ağacını, böceğini, kelebeğini bilmek onlarla doğal demokratik ve ekolojist manada ilişkilenmek sürdürebilir doğal ve demokratik toplum için hayati önemdedir. Dilini, kimliğini, kültürünü, coğrafyasını ve üzerinde yaşayan canlı cansız varlıkları sevmek ve sahiplenmek kadar onları korumak için örgütlenmek yurtseverliğin olmazsa olmazıdır.
Günümüzün siyasal, sosyal ve ekolojik sorunlarına bu bütünsellikle yaklaşmayan kapitalizme dur demek, itiraz ve isyan etmek gerekiyor. İtirazımızın ve isyanımızın başarası için demokratik siyasetin ön açıcılığına ve demokratik konfederalizmin inşasına ihtiyacımız var. Doğal, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü demokratik siyasetin siyasal sistemi olan demokratik konfederalizm bu anlamda meşru ve demokratiktir. Meşru ve demokratik olan bu mücadelenin parçası olmak, mücadeleyi sahiplenmek hem insani, hem vicdanidir. Hem de yok oluşun önüne geçmenin, demokrasiyi doğrudan yaşamanın olmazsa olmazıdır.