Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi'ni oyalama ve tasfiye politikasını ısrarla sürdürerek Kürt Özgürlük Hareketi'nin AKP Hükümetine tanıdığı şansı kaybetmiştir. Kürt Halk Önderi yıllardır büyük bir sabırla Kürt sorununun demokratik yollarla çözüm kapısını açmak istemiştir. Ancak Türk devleti Kürtleri kültürel soykırıma uğratıp yok etme politikasından vazgeçmediği için Önder Apo’nun tüm bu çabaları sonuçsuz kalmıştır. Kuşkusuz Önder Apo'nun bu çabaları Türkiye toplumunu çözüme daha yakın hale getirmiş, devlet ve siyasi yapılar içerisinde Kürt sorunun çözümüne yatkın hale gelen bir çevre ortaya çıkmıştır. Bu da bir kazanımdır. Ancak Türk devletini çözüme zorlayacak düzeyde bir gelişme olmamıştır. Türk devleti zihniyet değiştirmediği için de çatışmasızlığı çözüm için değil, özel savaşı derinleştirip Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmek için kullanmıştır.
Türk devleti çatışmasızlığı istismar edip Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmek için kullandığı gibi, Rojava Devrimine de düşmanlık yapmıştır. Rojava Devrimini bastırmak için her türlü kirli yol ve yöntemi denemiştir. Suriye’ye dönük politikası da kesinlikle Kürtlerin hiçbir kazanım elde etmemesi üzerine kurulmuştur. El Nusra, Ahrar El Şam ve IŞİD’e bu nedenle tam destek vermiştir. AKP Hükümeti "Suriye bizim iç işimizdir" deyip savaşın içine balıklama dalarken amaçladığı esas şey devletin dağılmadan, yıkılmadan el değiştirmesini sağlayıp Kürtlerin kazanım elde etmesinin önüne geçmek olmuştur. Yoksa Suriye halkını düşünme gibi bir derdi olmamıştır. Eğer halkların demokratik ve özgür yaşamını ve huzurunu dert etseydi Rojava Devrimini destekleyerek Suriye’nin bir an önce demokratikleşmesine destek olurdu. Rojava Devrimine destek olsaydı, demokratikleşmeyi esas alsaydı şimdiye kadar Esad rejimi çoktan giderdi. Bunu tercih etmediği için on binlerce insan yaşamını yitirmiş, yüzbinler ve milyonlarca insan Suriye dışına kaçmıştır. Bunların birinci dereceden sorumlusu en az Baas Rejimi kadar Türkiye’dir. Türkiye’nin Rojava Devrimini bastırma hırsı ve Suriye’yi mezhepçi bir iktidarla kontrol edip Ortadoğu’daki etkinliğini arttırma hayali böyle ağır sonuçlar doğurmuştur. Çatışmasızlık ortamını bile bu yanlış politikası için kullanmıştır.
Kürt Özgürlük Hareketi defalarca "Bu politikalardan vazgeçin, Kürt sorunun çözümünde adım atın," çağrısı yapmasına rağmen hiç oralı olmamıştır. Kürt sorununda hiçbir adım atmadan oyalama ve zaman kazanmayla iktidarını sürdürmek istemiştir. Amacı, susmuş ve mücadele etmeyen bir toplum ve siyasal ortam yaratarak Kürt sorunun çözümü için oluşmuş siyasal ortamı çürüterek Kürt sorunundan kurtulmaktır. Ancak vurdum duymazlığı ile özel savaş politikasıyla sabır taşını çatlatmıştır! Bu nedenle Özgürlük Hareketi çatışmasızlığı gerektirecek hiç bir durumun var olmadığını, çatışmasızlığın sürmesinin anlamının kalmadığını ilan etmiştir. Böylece çatışmasızlık son bulmuştur. AKP Hükümeti bunu da anlamak istememiştir.
Kobanê’de IŞİD’i destekleyince, Kobanê’de IŞİD’in yaptığı kuşatmayı dört cepheden kendisi tamamlamaya çalışınca, Suruç’taki eylemcilere sürekli saldırı yapınca Kobanê’ye destek eylemleri tam bir devrim havasında gelişmiştir. Tüm toplum ayağa kalmıştır. Bu ayağa kalkış AKP’nin çatışmasızlığa hiçbir cevap vermemesi ve IŞİD’i desteklemesine, Kobanê’nin düşmesini dört gözle beklemesine karşı halkın devrimci tutumu olarak gelişmiştir. Kürt tarihinin en büyük devrimci demokratik eylemliliği ortaya çıkmıştır. Çok değerli, anlamlı bir eylem olarak tarihteki yerini almıştır. Bundan sonraki gelişmeleri de belirleyecektir.
AKP Hükümeti hiç bir şey yapmadığı halde "çözüm süreci var" diyerek toplumu kandırıp, toplumu eylemsiz ve tutumsuz bırakmayı hedeflemiştir. Halbuki AKP Hükümeti 2013 Newrozunda milyonların şahitliğinde okunan demokratik çözüm deklarasyonunu hiç dikkate almamış, bir çözüm sürecine girmemiştir. Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi AKP’yi böyle bir sürecin içine sokmak istemesine rağmen ve bu yönlü sabırlı çabasına rağmen AKP Hükümeti çözüm sürecine girmekten özenle kaçınmıştır. Ama Kürt halkını oyalamak, eylemsiz bırakmak için de her gün "çözüm süreci iyi gidiyor" biçimindeki demagojik söylemleri de bırakmamıştır. İşte halkın önemli bir tepkisi de bunadır. Esas olarak da çatışmasızlığı değerlendirmediği gibi Rojava Devrimine de düşmanlık yapınca halk devrimci patlama içine girmiştir. Kürt halkının demokratik devrimci gücü bir daha kendisini göstermiştir. Kürt halkının iradesi bir daha güçlü bir biçimde kendisini dışa vurmuştur.
Bunun karşısında susmuş ve teslim olmuş bir toplum ve Kürt gerçeği görmek isteyen devlet zihniyeti harekete geçmiştir. Özellikle de halkın tepkisi çok güçlü olunca, hükümeti sarsıcı düzeye gelince hemen polis saldırıya geçmiştir. 12 yıllık AKP iktidarında yüzlerce insanın miting ve gösteri yaparken katledilmesi gibi yine halka saldırılmış ve göstericiler katledilmiştir. Halkın direnişi çok güçlü olunca polis yanında derin güçlerin harekete geçirdiği güçler de sahneye çıkmıştır. Türkiye'de MHP ve IŞİD yanlıları, Kürdistan’da ise Hüda-Par ve yanlıları saldırmış, onlarca Kürt insanı katledilmiştir. Açıkça "sokağa ve meydanlara çok çıkarsanız, coşkulu olursanız, hükümete karşı çıkarsanız katledilirsiniz" denilmiştir. Ya teslimiyet ya ölüm seçeneği dayatılmıştır.
Onlarca insanın öldürülmesinden hükümet ve onun korumasında olan kontra güçler sorumlu olduğu halde çatışmasızlığa sorumlu yaklaşmayan ve Rojava Devrimine düşmanlık yapan hükümet politikalarını protesto edenler ve ölenler suçlanmaktadır. Hem suçlu hem güçlü tam da AKP Hükümetinin bu protesto eylemleri karşısındaki tutumunu ifade etmektedir. Bu ölümlerin hesabını vereceğine kendi suçunu örtmek için ölenleri suçlamaktadır. "Neden protesto ediyorsunuz, protesto yaparsanız karşılığı budu," diyen bir anlayışla hareket etmektedir. Ölenler sivil insanlar, savunmasız insanlar olduğu halde Cumhurbaşkanı utanmadan toplumun karşısına çıkıp "polis sadece kalkan, cop, panzer, TOMA, kirpi, gaz bombası kullanılmayacak, bundan sonra kendine taş atana silahla karşılık verecek" diyebiliyor. İşte pişkinlik ve utanmazlık buna denir. Başka bir ülkede olsa bu kadar ölüme sebebiyet veren bir hükümet düşerdi, hesap verirdi, özeleştiri verirdi. Türkiye’de ise daha fazla iktidara sarılma vesilesi oluyor.
Antep’teki saldırı bu hükümetin ve polisinin yüzünü gösteriyor. Bilindiği gibi Antep büyükşehir belediye başkanı da eski bir bakan. Antep AKP’nin Türkiye’de en yüksek oy aldığı yerlerden biri. Antep ve Kilis Türk devletinin Suriye muhalefetine verilen desteğin merkez üslerindendir. Antep’te IŞİD’in rahat örgütlenmesine de fırsat sunulmuştur. Zaten Antep’te eski MHP’liler AKP’lileşmiştir. Ankara belediye başkanı MHP’nin eski gözdelerindendir. AKP’lileşmiş MHP’liler Antep’te polisin gözü önünde en az dört kişiyi öldürüyorlar, onlarcasını yaralıyorlar, ama polis izliyor, daha doğrusu saldırganları koruyor. Biz bunu hep biliyorduk. Şimdi teknik gelişince görüntü ve ses kayıtları da ortaya çıkıyor. Bu görüntü ve ses kayıtlarından sonra AKP’nin hala göstericileri suçlaması pişkinliğin ve yüzsüzlüğün ötesinde alçaklıktır. AKP açıkça hükümetin politikasına karşı sokağa ve meydana çıkarsanız ölürsünüz mesajı vermektedir. İşte Erdoğan’ın ileri demokrasisi budur!
AKP bu işin içinden göstericileri suçlayarak çıkamaz. Halkı meydanlara dolduran politikalarını sorgulamalıdır. Onlarca insan öldürürseniz, öfkeli olan gerilla da babasının, kardeşinin, akrabasının, bir bütün olarak halkın öldürülmesine karşı misilleme eylemi yapar. Nitekim Bingöl’de HPG’nin kararı ve emri olmamasına rağmen gerilla misilleme hakkı temelinde eylem yapmıştır. HPG böyle bir kararı olmadığını açıklamıştır. Ancak halka karşı saldırılarda misilleme hakkının da saklı olduğunu vurgulamıştır. Halk sokağa çıkarsa ben öldürürüm, diyen bir hükümete karşı da gerilla direnişi gelişir. Halka demokratik eylem hakkı bırakılmayan yerde gerillanın eylem yapması kadar doğal bir şey olamaz. Bingöl’deki polis eyleminden sonra hemen sağa sola saldırıyorlar, eylemle hiçbir alakası olmayan beş kişiyi arabaları durmadı diye tarayıp katlediliyorlar. Böylece eylemin intikamını almış oluyorlar. Devlet aklı denen de bu oluyor.
İşte AKP Hükümetinin asayişi sağlama anlayışı budur. Çatışmasızlığın anlamsızlaştığı bir noktada halkın gösterilerine tutum böyle olursa, bunun sonucu hem gerillanın hem halkın direnişi yükselir. Bu durumda hiç kimse de halkın ve gerillanın direnişi neden yükseliyor diye soramaz. Bu durumda soruların hükümete sorulması gerekir. sen iki yıldır çatışmasızlık ortamını neden doğru değerlendirmedin? Neden halkın Rojava’yı sahiplenmesi karşısında polisini, faşistini, kontranı devreye koydun, diye sormak gerekir.
Bu kadar sivil insan ölecek ve hala bu insanlar suçlanacak! Şiddete, devlet terörüne, kontra saldırılarına maruz kalan ve ölen Kürt halkı, ama suçlanan da Kürt halkı! Tam da kurdun kuzuya "suyumu neden bulandırdın" demesi gibi AKP Hükümeti, cumhurbaşkanı, başbakanı ve çömezleri Kürt halkını suçluyorlar. AKP’nin bu olayda maskesi tamamen düşmüştür. Halk, hükümetin iki yıllık çatışmasızlık sürecine hiçbir cevap vermemesi, AKP Hükümetinin Rojava politikaları ve IŞİD’e verdiği desteği protesto etmesine rağmen cumhurbaşkanı "bu eylemlerin arkasında Esad ve Pensilvanya var" diyor. Bu da utanmazlıktır. Tabi ki Kürt sorununu çözmez ve Kürtlerle karşı karşıya gelinirse bunu Fethullahçılar kullanır. Türkiye doğru politikalar değil de yanlış politikalar yürütürse bunu sadece Pensilvanya değil herkes kullanır. AKP Hükümeti kendi politikalarını sorgulayacağına bu politikalara karşı çıkanları sorguluyor. AKP şuanki zihniyetiyle tam da soğuk savaş dönemi politikalarını yürütüyor. Hem başkasını suçluyor hem de her toplumsal hareketin arkasında bir başka devlet ya da gücü arıyor. Bu karakterle AKP Mc Cartici bir zihniyetle olaylara yaklaşıyor. Artık bayatlamış ve kimsenin inanmadığı bu tür iddialarla bir yere varılması zordur. Bu tür iddialarla kendini yaşatmak isteyen hükümetlerin ömrü de fazla olmaz.
AKP gibi Kürt halkını suçlayan bir taraf da Hüda-Par cenahıdır. Onlar da hem suçlu hem güçlü pozisyondadır. Göstericiler meydanları doldurunca ilk silaha sarılan kendileri olduğu halde Kobanê direnişine destek olanları suçluyorlar. İşte şuraya taş attılar, diyerek en az 10-15 insanı katlettiler. "Biz hazırlıklıydık, bir bahane arıyorduk" diyeceklerine ölenleri suçluyorlar. Bu da yetmezmiş gibi "1990’lı yıllarda şöyle yaptık, böyle yaptık" diye halkı tehdit ediyorlar. Öyle ki "90’lı yıllarda PKK’nin belini biz kırdık" diye övünüyorlar. 1990’lı yıllarda PKK’yi kimin tasfiye etmek istediğini, kimin kirli savaş yürüttüğünü biliyoruz. Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmek için her yolu ve yöntemi kullanma kararının Türk derin devletine ait olduğu biliniyor. Öyle ki kendi cumhurbaşkanlarını bile zehirleyerek öldürdüler. Bu yıllarda neler olduğunu herkes biliyor. Hüda-Par’lılar gitsinler Doğan Güreş, Mehmet Ağar, Çiller, İbrahim Şahin, OHAL Valisi Ünal Erkan’la tartışsınlar. Onlar "PKK’nin belini biz kırdık," diyorlar. Kim kırmışsa onda anlaşsınlar ya da "biz birlikte kırdık" desinler. Bel kırdık dedikleri de 4 bin köyün boşaltılması ve binlerce faili meçhul cinayettir. Yoksa Hüda-Par’lılar tek bir gerillanın tırnağına fiske bile vuramamışlardır. Sivil ve savunmasız, sadece PKK’ye taraftar ya da demokratik bir partiye oy veren insanları öldürmek yiğitlikse bu yiğitlikleriyle övünebilirler.
Kürtlere kültürel soykırım ve sömürgecilik uygulayanlara fiske vurmayanların PKK’yi tasfiye etmek isteyen devletin oyununa gelenlerin Kürt Özgürlük Hareketi’yle kavga edenlerin içine düştükleri durumu daha iyi düşünmeleri gerekir. Erdem devletin bu politikası nedeniyle Kürt halkını tehdit etmek değildir. Bu halkın, bu hareketin 40 yıldır hangi zorlu mücadeleler verdiğini dünya alem biliyor. PKK’nin kendilerine karşı bir savaşı olmadığı halde tehdit ve kabadayılık yapmak boştur. PKK kimse "bizim gücümüzü sınamayın" demiyor, sadece makul davranın, devletin oyunlarına gelmeyin" diyor. Bunun da doğru yorumlanması ve anlaşılması gerekir. Ama yapılan konuşmalara ve yazılara bakıldığında Kürt Özgürlük Hareketi'nin tutumunun doğru anlaşılmadığı görülüyor.
Kürt demokratik hareketi de yanılgı içindedir. Birkaç gencin ya da bir kaç provokatörün yaptığı şeyleri sanki toplum ve göstericiler şiddet uyguluyormuş gibi değerlendirmek yanlıştır. Toplum haklı ve meşru mücadele yürütüyor ve yürütmelidir. Kürt sorunu ancak direnişlerle çözülebilir. AKP Hükümeti bir adım atmamışken, ortada çözüm için hiçbir şey yokken toplumu eylemsiz, mücadelesiz ve savunmasız bırakmak "toplum teslim olsun, devlet ve hükümetin politikalarına boyun eğsin" demektir. Ortada çözüm için bir şey varsa toplum da biz de bilelim. Bu yokken toplumu eylemsiz ve mücadelesiz kılmaya gayret etmek ve gelişen mücadele hakkında kendine göre değerlendirme yapmak ve karar vermek mevcut siyasal duruma uymamaktadır. Toplumun direnişini durdurmakla hiçbir şey elde edilemez. AKP Hükümeti "ben bir şey yapamam, sorunu çözemem, Rojava Devrimine düşmanlık yaparım, ama sen sessiz kal, direnme," diyor. Yani her türlü tasfiye politikasına teslim ol diyor. Teslimiyeti dayatıyor. Şuanda sorun budur ve en tehlikeli durum da budur.
AKP Hükümeti hem tasfiye politikası yürütüyor, hem Rojava Devrimi düşmanlığı yapıyor, hem de bu ortamda lafta çözüm sürecinden söz ederek bu tutumunu örtmeye çalışıyor. Çözüm sürecine girmeyenlerin çözüm ve süreçten söz etmemesi gerekirken, çözüm süreci diyerek demagoji yapıyor. Artık bu demagojinin bitmesi lazım. Demokratik siyasetin en başta da bu demagojilere cevap vererek son vermesi gerekiyor. AKP her türlü demagojik söylem ve kara propaganda yapıyor, ama buna cevap verilmiyor. Cevabı sadece Kürt Özgürlük Hareketi'ne bırakılıyor. Görevler yer değiştiriyor, ters hale geliyor. Demokratik siyaset kendisini Özgürlük Hareketi'nin yerine koyuyor, Özgürlük Hareketi ise demokratik siyasetin söylemesi gerekenleri söylemek zorunda kalıyor.
Devletin ve hükümetin psikolojik savaş yanı baskın çıkıyor. Onlarca insanın ölümünün hesabını vereceğine haklı ve meşru mücadele içinde olanlar suçlanıyor. Neredeyse bu mücadeleyi verenler sahipsiz kalıyor. Bu ölenleri ve yaralıları kim savunacak?
Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi iki yıldır büyük bir çaba göstermiştir, ama cevap verilmemiştir, adım atılmamıştır. Buna rağmen mevcut durumun sürmesini istemek gaflettir. Sadece cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların söylediklerine bakılsa dahi AKP Hükümetinin politikalarına sessiz kalmak büyük gaflettir, hatta ihanettir.
En fazla da Kürt Özgürlük Hareketi demokratik siyasal çözüm istiyor. Bu konuda Özgürlük Hareketi kadar makul ve sabırlı davranan olmamıştır. Ama oyalama değil, gerçek anlamda demokratik siyasal çözüm istiyor. Dolayısıyla bundan sonrası makul ve sabırlı davranmak olmaz, AKP’nin özel savaşına, psikolojik savaşına boğun eğmek anlamına gelir. Böyle davranılmayacağı da açıktır.
Ya teslimiyet ya ölüm!
AKP Hükümeti tam bir kasaba politikacılığı yürüterek, kafayı kuma sokarak Türkiye’yi büyük tehlikelerle karşı karşıya getiriyor. Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi Kürtlerle Türklerin ve diğer halkların Türkiye sınırları içerisinde demokratikleşme temelinde birlikte yaşama tercihini ortaya koymuştur. Bunu da tarihsel Anadolu, Mezopotamya coğrafyalarının birliği ve diyalektiğine dayandırmaktadır. Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi böyle bir sorumlulukla hareket etmesine rağmen AKP Hükümeti bu tutumu anlamamış, kendi bildiğinde ısrar etmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi'ni uyutabileceğini ve kendi tasfiye politikasını sorunsuz yürütebileceğini sanmıştır.