
Sozdar DERSİM
Birkaç gündür bulunduğumuz Şehîd Rustem Kampı’nda sayılı günlerimiz kaldı. Zamanı iyi kullanmak için sabahtan akşama kadar ev ziyaretleri gerçekleştirdik ve yorgunluktan bitap düştük. Burası Mexmûr… 1990’lı yıllarda Türk devletinin zulmünden kaçan insanların ortak bir yaşam kurduğu kamp.
Haber salmıştık Zeynep Ana’ya, “Akşama gelip seninle sohbet etmek istiyoruz” diye ama geç olduğundan sabaha ertelemeye karar verdik. Ancak evinin önünden geçip bildirmemiz, anayla uygun saatte buluşmayı kararlaştırmamız gerekiyordu. Küskün bir çocuk edasıyla, “Beni Gabar dağlarının zirvesine götürene kadar size röportaj vermem” dedi.
Ananın bu sözü içimi dağladı. Dile kolay, adeta cennetten bir parça olan köyü Dêrşew’den (Alkemer) ayrı düşeli tam 24 yıl olmuş. Dêrşew, Şirnex’e bağlı, Gabar dağlarına sırtını dayamış, suyuyla; taşı, toprağı, yeşilliğiyle doğa harikası bir köy. 24 yıl öncesinde yaşam bahşeden bu köy, şimdi bir hayalet görünümünde. Türk devleti, yakıp yıktığı köyün sakinlerinin hepsini de göçe zorlamış. Her biri bir yere savrulmuş, birçoğu da Güney Kürdistan’a göçmüş, şimdi bu kampta yaşıyorlar.
Ertesi gün Zeynep Ana’yı evinin salonunda yerde oturmuş, bizi beklerken buluyoruz. Kendi başına kalkamıyor. Elinden tutup kaldırıyorum, tutuna tutuna bahçeye çıkarıyorum. Divana oturamıyor, sırtını dayayabileceği bir demirin önüne oturtuyorum. Ona dün söylediği şartı hatırlattığımda bir gülümseme sarıyor, ardından başlıyor Gabar’ı ve zorlu yolculuğunu anlatmaya. Araya girmeden aktaralım söylediği ne varsa...
Gabar hiç aklımdan çıkmıyor. Oralar bana annelik yaptı, beni doğurup, büyütüp kolladı, nasıl unuturum? Kaldı ki hiçbir yer Gabar kadar güzel değil. Oradan ayrıldığım 1994 yılından beridir kendimi hapisteymişim gibi hissediyorum, işkence altındayım adeta.
Hamurumu ekşitmiştim, ekmek yapacaktım. Baktım (askerler) oradan geliyorlar. “Bari ekmeğimi yapsaydım, bizi aç bırakacaklar” diye geçirdim içimden. Habire gidip geliyorlardı. Meğer arkadaşlar bir jet düşürmüştü, haberimiz yoktu tabii. Jetler dağlarımızı vurduğunda köyü terk edip kayalıkların dibine sığınıyorduk.
Avdo (eşi) kapının önüne geldi. Ona “Ne yapacaksın” diye sordum. Dağlara gideceğini söyledi. Ona “Ayılar seni alıp götürecek” dedim. Güldü ve gitti. Gidiş o gidiş…
Kimliksiz nereye gideyim ki?
Bir de baktım jetler köyümüzün önüne iki kazan bombası attı. Sonra iki tane diğer tarafa, iki tane de üst tarafına... Vurduğunda dumanlar göğe yükseliyordu. Çocuklarımı önden gönderdim, bize sığınaklık eden dağlara. Ceketimi giyip kızlarıma ve oğluma dedim, “Siz önden gidin, ben de ekmek, yemek hazırlayıp arkanızdan yetişeceğim.” Dışarı çıktım, katır kaçmıştı. Etrafa göz gezdirdim, kimse köyde kalmamıştı. Ötede birini gördüm, “Niye köyü terk ediyorsunuz” dedim. Bana “Ana köyden çık, kimse kalmadı” dedi. Ben nereye gideyim ki, kimliğim de yok. Bizi alsalar gittik, kızlarım da ben de.
Dağa tırmanan bir kadına rastladım, “Nereye gideceksin” diye sordu. “Bir yere gitmeyeceğim, gidecek olsam beni yakalarlar” dedim.
‘Kaya dibine otur, jetlere bakma’
Herkes gitti, biz Gabar’da kaldık, orada geceledik. Ertesi gün de bombaladılar. Az ilerde içinde bizim katırın da olduğu iki katırın otladığını gördüm. 13-14 yaşlarındaki oğluma onları alıp getirmesini, ihtiyacımızın olacağını söyledim. Jetler vurduğunda da onlara bakmamasını, bir kaya dibine oturmasını tembih ettim. Tam o esnada oraya bir kazan vurdu. Oğlumun vurulduğunu düşündüm. Jetler vurduktan sonra askerler geliyordu. Kurtuluşumuz tesadüfendi. Tam 19 kazanı yakınımıza attılar. Kimliğim olmadığı için göçen kafileye katılamıyordum. Dağ çok soğuktu, Mart ayıydı. Öbek öbek kar vardı. Ateş yakamıyorduk, açtık. Üç gün böyle yaşadık. Kızım küçüktü, yol yürüyemiyordu. Üçümüz de çıplaktık.
Sığındığımız bir kayalığın dibinde bir çocuğa rastladım. Hindilerine baktığını, toparlayıp kafileye yetişmek istediğini söyledi. “Aç mısın” diye sordum. Yemeğini hevallerin verdiğini söyledi.
Bir de baktım, sayılamayacak kadar asker… Hemen saklandık. Etraflarını tarayarak üstümüzden geçtiler, bizi görmediler. Bir yere gidemiyorduk. Çocuklar açlık susuzluktan ölmek üzere. Nasıl bir kıyamet yaşadığımızı bilemezsiniz. Yakınlarda bir köyden 14 insanı katletmişler, evleri de altüst etmişlerdi.
Oğlum şehit düşmüş, nerede bilmiyorum
Baktım kurtuluşu yok, kafileye katılmaya karar verdim. Gittik, kafileye ulaştık. O zifiri karanlıkta kim kimi tanıyabilirdi ki! Ama kontralar Dêrgûlê Köprüsü’nün önünde bekliyordu. Arabalarının ışıklarını yakmışlardı. Bir havan attılar. O az önce bahsettiğim hindilerine bakan çocuğun deli olan abisini öldürdüler. Bir kızım da bacağına değen parçadan dolayı yaralandı. Katırımız öldü. Bize, “Hayvanları, eşyaları bırakın” dediler. Ben kimse tanımasın diye yüzümü gizliyordum; malum korucular, ajanlar da vardı. Köylülerimizden biri bizi şikayet etti; eşimin de çocuğumun da partiye katıldığını söyledi.
Oğlum 1991’de partiye katılmıştı, bugüne kadar da kendisinden haber alamadık. Askerlik çağı geldiğinde kendi isteğiyle katıldı. Parti “Şehit düştü” dedi ama ne zaman, nerede şehit düşmüş, bilmiyorum. Cenazesini de bulmamız mümkün değil bu halde. Çok ağladım, çok acı çektim. Adı Gabar’mış. Emin Yatık’tı gerçek adı. Babasının adı Abdullah Yatık. Nüfus kaydını kendisi yaptırdı. Büyükbabası maaşını almaya gittiğinde birlikte gitti. O yüzden babası olarak büyükbabasının ismini kaydetmişler.
Bu iki geceyi unutmam
Biri vardı, Miheme diye. Beni görünce “Sen hala sağ mısın teyze” dedi. Ondan beni Cûdî’den, Rîsor’dan geçirmesini istedim. “Elin uzun, beni partiye ulaştır” dedim. “Yapmazsan ve ele geçersek bizi öldür” dedim. “Yapamam” dedi. Sabaha kadar böyle konuştuk.
Bir genç vardı, askere gitmesine 12 gün kalmıştı, Türklerin bayrağını arabaya asıp bizi Cizîr’e götürdü; Qasirkê’de, dağdan inip geldiğimiz noktaya götürdü.
Orada bir subay bana dönüp, “Teyze sen hala sağ mısın, nereye gidiyorsun” diye sordu. Ben “Köpekler yaşadığı sürece bana bir şey olmaz” dedim. “Senin çok ekmeğini yedim, ben de Kürt’üm ama ne yapayım, geçinemiyorum” dedi. Dedim, “Burnundan gelsin yediklerin!” “Git, sana bir şey demeyeceğim. Anneme duyduğum hisleri sana karşı da duyuyorum” dedi ve bizi bıraktı. Hayatımda bu iki geceyi unutmam.
Yola koyulduk, sorana “Annesidir, doğuma götürüyoruz“ dedi ama anayolda bizi tanıyan iki itirafçı bizi tuttu. Biri sağımızda, biri solumuzda duruyordu. “Bizi bırak, hakkın yok buna, sen köpek olmuşsun” dedim, bırakmadı. “Ya seni ya kendimi öldüreceğim, bırak bizi” dedim. “Asla bırakmam, söyle ne arıyorsun buralarda? Seni çok özlemişiz, çok ekmeğini yemişiz” dedi. Dedim, “Siz silah kullanmasaydınız, ekmek vermezdim size. Size çok içerlenmişim.” Tam 4 saat bizi öylece tuttular; “Merak ediyoruz nereye gittiğini, sana ne lazım diye bilmek istiyoruz” dediler. Onlara, “Beni 20 gün tutsanız da bir şey söylemeyeceğim; yemeğinizi de yemem, suyunuzu da içmem. Beni iyi tanıyorsunuz” dedim. Sonra bıraktılar.
Cizîr’den de öyle çıktık…
Nerede olduğumuzu bilmiyordum, bir kuruş paramız yoktu. Babam Cizîr’de yaşıyordu ama nerede oturduğunu bilmiyordum. Bir genç elini omzuma koydu, ona anlattım. Genç, beni babama ulaştırdı. Üç gün babamlarda kaldım. Orada kimlik çıkardım partinin yardımıyla. Ama bu kez muhtar beni şikayet etmişti. Nüfus Müdürlüğü bizi sıkı sorguya tâbi tuttu. Etraf asker polis kaynıyordu. Binbir beladan sonra oradan kurtulduk. Silopî’ye gitmek istiyordum, abilerim oradaydı. 3-4 ay ancak barınabildik Cizîr’de. Köyümüz Dêrşew’den nasıl çıktıysak, Cizîr’den de öyle yanımıza hiçbir şey almadan çıktık.
Rojavalı Sozdar yanımızdaydı. Çok cana yakın, çok fedakardı. Tam bir devrimciydi yani. Gece yola çıktık. Yolda hep önden yürüyordum, “Başımıza bir şey gelirse, önce bana gelsin” diyordum. Önümüze pusu atıldığını fark ettim. İşaretimle geri döndük. Boş bir okulda konakladık. Karanlık çöker çökmez tekrar yola çıkacaktık. Ellerine boş bir matara tutuşturdum, düşman operasyon başlatırsa su almaya geldiğimizi söyleyecektik. Kalbimiz küt küt atıyordu.
Meğer MİT’çiymiş!
Bugüne kadar şansım yaver gitmişti. Belki on kere düşmana yakalanma tehlikesi geçirdim ama hepsini atlattım.
Bu şekilde Silopî’ye ulaştık. Aç susuzduk, kimseyi tanımıyorduk, nereye gidecektik ki? Güney’e geçmek üzere yola koyulmamız gerekiyordu ama geçemiyorduk. Deşifre olmamak için 11 gün pamuk işçiliği yaptık. Tabii emeğimiz yerde kaldı, bize karşılığında hiç para ya da erzak vermediler.
Şirnexli bir adam vardı, sonunda ona “Yeter ki beni Pêşxabur’a geçir, ne olursa olsun” dedim. Buna cesaret edemeyeceğini, bir şey olursa partiye hesap veremeyeceğini söyledi.
Buradan da bir sonuç alamayınca Şirnex’e gittim. Meğer yanımda oturan adam MİT’çiymiş. Beni aşağıya indirip sıkı bir sorgudan sonra bıraktı.
Gördüğüm rezalet, hapis hayatından da beterdi.
Bir korucu haber saldı…
Bir korucu haber yollamış, “Gelsin, onu Cûdî üzerinden Güney’e geçireceğim” demiş. “Düşmanın silahını almış bir korucu nasıl beni geçirmekten bahseder ki” diye geçirdim içimden. Meğer arkadaşlarla ilişkisini kesmemek, metropollere savrulmamak için partiyle anlaşmalı koruculuğu kabul etmiş bir yurtsevermiş. İlkin inanmadım, sonra ikna oldum. Cûdî’yi aşmayı pek gözüm kesmese de kabul ettim. Çünkü artık yol yürüyecek takatim kalmamıştı. Yola çıktık, nihayet Cûdî’deki gerillalara ulaştık. İki gün onlarla birlikte kaldık. Üçüncü gün ise Zaxo’ya ulaştık.
Biri elini uzattı, ‘Merhaba’ dedi
11 ay olmuştu, eşimden haber almayalı. Ölmüş mü, kalmış mı, bilmiyorduk. Zaxo’ya ulaştığımızda biri önümüze geldi. Eşimdi. Bana elini uzatarak, “Merhaba” dedi. Ona kızdım, “Vallahi elimi sana vermeyeceğim, yeni mi aklına geldik” dedim. Onun da bizim yaşadıklarımızdan haberi yoktu tabii.
Bir evde iki üç gün kaldıktan sonra kampa gideceğimizi söylediler. Ben direttim Zaxo’da kalalım diye ama Geliyê Qiyametê’ye (Kıyamet Vadisi) geldik. Burası çok güzel bir yerdi ama naylon çadırlar, yağmur çamur vardı. 9 gün burada kaldıktan sonra Etrûş’a geldik. Komiteden arkadaşlar bir çadır, birkaç battaniye, biraz da erzak getirdi. Sonraki hikayeyi biliyorsunuz zaten. Etrûş, Bêhêrê, Nînowa, Mexmûr derken 24 yılı devirdik.
Sinirim bundan…
Bu milletin (Mexmûr mültecileri) hepsi zorluk çekti ama bazıları diğerlerinden daha fazla çekti. Karşılaştığım sıkıntılar anlatılacak gibi değil. Yıllardır birlikteyiz göç eden diğer insanlarla. Kamp halkı çok mert, çok yiğit ama bazen çelişkiler çıkıyor. İncir çekirdeğini doldurmayacak sorunlarla partiyi meşgul ediyoruz. Buna çok kızıyorum. Bazen bana diyorlar, “Ayağa kalkamıyorsun, hastasın diye sinirlisin” ama gerçekte öyle değil. İnsan hayırsızlığı, kötülüğü kendine layık göremiyor. Sinirim bundan. Herkesin kardeş gibi bir bütün olmasını istiyorum. Bu örgüt olmasaydı halimiz ne olurdu acaba? Kampın yükü çok ağır.
Yanımdaki çocuk torunum olur. 13 yıldır okula gidiyor. Bize de bakıyor. Diğerlerini babası okuldan kopardı, bir köye verdi, şimdi gavan (nahırcı) mı oldu, ne oldu bilmiyorum.
Ben diğerlerine oranla daha az zorluk çektim. Başımdan çok kötü şeyler geçmediği halde kendini partiye en çok veren de benim. Benden daha çok zahmet çekenler var.
En çok zorluğu da kadınlar çekti. Şimdi de en çok zorluğu çeken kadındır, çelişkileri çıkaran da… Öğretmenin çocuğa verdiği terbiye yetmez, anneler de birer öğretmen olmalı. “Kızım ne var ne yok, kim ne dedi, ne yaptınız” gibi... Bana söylemeli. Söylemezse burnunu keserim. (Gülerek) Biz doğru olmazsak PKK de bizim burnumuzu kessin. Herkes haddinde olmalı, birbiriyle olmalı, insan olmalı.

Zeynep Ana’nın hayaliyle yaşadığı, Türk devleti tarafından yakılıp yıkılmış Dêrşew köyünden bir görüntü... n Fotoğraf: Rıdvan Başkurt

Zeynep Ana, eşi Abdullah ile birlikte Mexmûr’da kalıyor...


