Cizre direnişinin üzerinden dört yıl geçti. Türk devletinin bütün savaş aygıtlarıyla saldırdığı, hiçbir normu dikkat almayarak kenti yakıp yıkmasına ve çocuk yaşlı demeden insanları katletmesine rağmen bir avuç halk öncüsü ve genç, büyük bir direniş göstererek, bodrumlarda yakılma pahasında Türk güçlerine diz çökmedi.

Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 Aralık 2015’te başlayıp 2 Mart 2016’ya kadar devam eden yasak boyunca yaşanan çatışmalarda aralarında Sivil Savunma Birlikleri (YPS) üyelerinin de bulunduğu 300’e yakın kişi katledildi, yüzlercesi de yaralandı. Yafes, Sur, Cudi ve Nur mahallelerinde yer alan 3 bine yakın ev kullanılamaz hale getirildi. Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ilçede yaşananlara dair “Kıyamet benzeri bir tablo” tanımlamasında bulundu.

Cizre halkı, 13 Ağustos 2015’te ”kendi kaderini tayin etme” hakkını kullanarak öz yönetim ilanında bulundu. Cizre halkının öz yönetim ilanına karşılık hükümet Kürt siyasetçilere dönük operasyonlar kapsamında gözaltı ve tutuklamalara başladı. Operasyonlara karşılık Cizre’nin Sur, Yafes, Nur ve Cudi mahallelerinde hendek ve barikatlar kuruldu. Hendek ve barikatların ardından 4 Eylül 2015’te Şırnak Valiliği tarafından yapılan açıklamada, ”Hendek ve barikatların kaldırılması ve güvenlik ortamının sağlanması” amacıyla ”sokağa çıkma yasağı” ilan edildi.

Yasağın ilk gününden itibaren Cizre halkı direnişe geçerek mahallesini ve kendisini korumaya başladı. Halkın direnişi karşısında asker ve polisler tarafından mahalleleri gören yüksek binalara yerleştirilen keskin nişancılar, canlı gördüğü her şeyi hedef aldı. Cizre’de 9 gün süren ablukada 22 Cizreli katledildi; 5’i çocuk 3’ü kadındı. İHD avukatları tarafından 4 -12 Eylül tarihleri arasında tespit edilenlerin isimleri şu şekilde: Muhammed Tahir Yaramış (35 Günlük), Cemile Çağırga (10), Selman Ağar (10), Bünyamin İrci (14), Mehmet Sait Nayici (16), Özgür Taşkın (18), Meryem Süne (53), Eşref Edin (56), Mehmet Emin Levent (29), Zeynep Taşkın (19), Osman Çağlı (18), Sait Çağdavul (21), Şahin Açık (74), Mehmet Erdoğan (75) ve Maşallah Edin (35)

Yaşamını yitiren ve ancak hastane kayıtlarında ulaşılmayan yurttaşların isimleri de şöyle: Hacı Ata Borçin (75), Gadban Bülbül (78), Mehmet Dökmen (71), Bahattin Sevinik (50), Suphi Sarak (50), İbrahim Çiçek (79) ve Mülkiye Geçgel (48)

Bu yasakların sonunda tarih 14 Aralık 2015’i gösterdiğinde halk direnişi de saldırılar da bambaşka bir boyuta ulaştı.

Yasağın ayak sesleri

 Cizre saldırılarının ağır şekilde gelişeceğinin ayak sesleri, 14 Aaralık’ta ilçedeki öğretmenlere gönderilen mesajlarla duyuruldu. Milli Eğitim Müdürlükleri tarafından gönderilen bir mesajla Cizre ve Silopi’de görev yapan yaklaşık üç bin öğretmen, Şırnak’ın ilçelerini terk etti. Cizre’de öğretmenlere “Tüm öğretmen ve idarecilerimiz bakanlığımız tarafından 14.12.2015 tarihinden itibaren hizmet içi eğitim seminerine alınmıştır. Öğretmenlerimiz seminerlerini memleketlerinde alabilirler” mesajı gönderildi. Aileleri başka şehirlerde yaşayan öğretmenlerin çoğu, aldıkları mesajla birlikte görev yaptıkları Silopi ve Cizre’yi bu şekilde terk etti.

Katliam meşrulaştırıldı

 Yasağın başlamasıyla birlikte ağır silahlarla saldırılarını gerçekleştiren asker ve polislere karşı halk da her alanda öz savunmasını gerçekleştirerek karşılık verdi. 41. gününe girdiğinde Cizre’de bir eve top mermisi isabet etmesiyle evin duvarları yıkıldı. Bodrum katta bulunan 28 kişiden 3’ünün 24 Ocak günü hayatını kaybettiği öğrenildi. Dönemin HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, yaralıların ambulans beklerken 27 Ocak günü yaşamını yitirenlerin sayısının 5’e çıktığını kaydetti. 30 Ocak günü Sultan Irmak’ın da yaşamını kaybetmesiyle bodrumda hayatını kaybedenlerin sayısı 7’ye yükseldi.

TRT Haber, Cizre’de bir bodrum katına düzenlenen operasyonda “60 PKK mensubu öldürüldü” iddiasını duyurdu. TRT tarafından duyurulan iddiadan sonra ilgili habere ilişkin herhangi bir açıklama yapılmazken, internet portalında yer alan haber, site üzerinden kaldırıldı. Bunun üzerine Faysal Sarıyıldız, ikinci bir binanın bodrum katından bahsederken, ”Binaların ikincisinde çoğu yaralı 62 insan olduğu bilgisi mevcuttu bizde. Onlarcasının katledildiği kesin. Zaten daha önce 9 kişi yakılarak katledilmişti. Bir çocuk kapıda infaz edilmişti. Katledilenlerin cenazeleri de bu binada bulunuyordu. Şimdi de petrolün arkasındaki evde 30’a yakın kişinin yanmış halde bulunduğu ve bedenlerinde kurşun izi olmadığı bilgisi bize ulaştı” ifadelerini kullandı.

   

Mehmet Tunç’un unutulmayan sözleri

Binlerce insanın göç etmek zorunda kaldığı yasak sırasında Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanları Mehmet Tunç ve Asiye Yüksel ile birlikte aralarında yine siyasetçi, gazeteci ve öğrencilerin de bulunduğu onlarca insan, mahsur kaldıkları evlerin bodrum katında ambulans beklerken yakılarak katledildi. Yasaktan geriye ise asırlar geçse de hatırlanacak Mehmet Tunç’un “Biz diz çökmedik. Kalan insanların bizimle gurur duyması lazım” sözleri kaldı. Cizre’nin direniş geleneğine Asiye Yüksel ve Mehmet Tunç da eklendi.

Cenazeler üzerine TOKİ’ler inşa edildi

 Yasağın kaldırılması ile birlikte çok sayıda insanın bodrumlarda yaşamını yitirdiği binalar yıkılıp, yerlerine Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından yeni konutlar yapılmaya başlandı. İlçe halkı etrafı bariyerlerle çevrilip kimsenin yaklaştırılmadığı inşaat alanında halen cenazelerin bulunduğu düşüncesinde. Bu yüzden bu alandaki evleri yıkılan aileler, yapımı süren konutlarda yaşamayı reddediyor. Çocuklarının cenazelerine ulaşmayı umut eden aileler, “Tek umudumuz çocuklarımızın cenazelerinin bulunması ve bir mezarlıklarının olması” diyor.

Dosyalar bir bir kapatılıyor

 Yasak sırasında hayatını kaybeden sivillere ilişkin açılan soruşturma dosyaları da bir bir kapatılıyor. Bugüne kadar 70’i aşkın dosya hakkında ”takipsizlik”, diğer birçoğu için ise ”daimi arama kararı” verildi. ”Örgüt üyesi” iddiasıyla verilen kararların birçoğunda ise ölümler ”hukuka uygun” kabul edildi.

Bitmeyen yasaklar

 Bu durumun yanı sıra yasak sonrası inşa edilen karakol ve kalekollar, örülen duvarlarla ablukanın sürdürülüp halkın nefes alamaz hale getirildiği ilçede, özellikle gençler ve çocuklar asimilasyon kıskacına alındı. Bir diğer yandan da Şırnak Valiliği’nin yasak üstüne yasak ilanları bitmiyor. Her mahalle ve sokak köşelerinde birkaç adımda bir zırhlı araçlar ve polisler bekletiliyor. Her sokağa mobese kameraları yerleştirilmesi de dikkat çekiyor. Cizre’de halk adeta açık cezaevine hapsedilmiş durumda.

Yasak sonrası uyuşturucu

Kentte uygulanan ”sıkı güvenlik önlemlerine” takılmayan uyuşturucu satışı ve kullanımı da yasaktan sonra kaygı verici boyutlara ulaştı. Özellikle yasaktan sonra mevcut okulların birçoğu karakola dönüştürüldü. İlçe merkezi dışında eğitim gören liseli gençler arasında her geçen gün artış gösteren uyuşturucu bağımlılığına karşı önlem alınmaması dikkat çekiyor. Mobese kameraları ile neredeyse her sokağı gözlenen ilçede, uyuşturucu kullanım yaşının 14’e düştüğü belirtiliyor. Uyuşturucu satışı ve kullanımının özellikle yasak sırasında çatışmalara sahne olan Sur, Cudi, Yafes ve Nur mahallelerinde görülmesini de halk, ”Bilinçli bir politikanın ürünü” olarak yorumluyor.

Aradan geçen rört yıla rağmen yasakların arttırıldığı ilçede halkın direnişi ve dik duruşu ise hala devam ediyor.

 

JINNEWS/ŞIRNAK

 
 

Başarısız olmaya mahkumlar

   

6 mahallesi yasaklı olan ve tamamen yıkılmış olan Sur’un rant alanına dönüştürüldüğüne dikkat çeken TMMOB ve Sur Platformu Üyesi Büşra Cizrelioğlu, “10 bin yıldır kesintisiz yaşamın sürdüğü Sur’da, toplumsal belleği, dayanışmayı, sosyal yapıyı ve tarihsel kimliği yok sayan bir anlayışla mekan insansızlaştırılarak köklü bir toplumsal dönüşüm amaçlandı. Halktan ve yerel kimlikten kopuk hayata geçirilmeye çalışılan her model başarısız olmaya mahkumdur” dedi.

Amed’in Sur ilçesi 2015’te başlayan öz yönetimler sonrası yasak ve saldırılara maruz kaldı. Çok sayıda sokağı, mahallesi yıkılıp yok edilirken, Hasırlı, Hançepek, Cami Kebir mahallelerinde hala yasak ve yıkım sürüyor. Yaşanan çatışmaların ardından 40 bin kişinin zorla göç ettirildiği biliniyor. Resmi kayıtlara göre 103 gün sürdüğü bilinen saldırılar ve çatışmalarda ağır silahların kullanıldığı da kayıtlara geçti. Yerleşim yeri olan Sur bombalandı, havadan tarandı. Binlerce ev yerle yeksan oldu. Mart 2016’da “Operasyon bitti” açıklaması yapılmış olsa da 4 yıldır Sur sokakları polis kontrolünde ve beton kolonlarla girişleri kapatılmış durumda. Öte yandan tarihi Kurşunlu Cami, Keçi Burcu dahi bir çok tarihi mekan yurttaşların ziyaretine kapalı. Yıkımlardan önce her gün yüzlerce kişinin gezdiği, alışveriş yaptığı Sur’da, birçok esnaf dükkan kapatmak zorunda kaldı.

Mülklere el konuldu

 Aylık uydu görüntülerine bakıldığında asıl yıkımın çatışmaların son bulmasından sonra yapıldığı görülüyor. Tüm itirazlara rağmen evler ve sokaklar ağır iş makineleri ile inşaat alanına çevrilerek dümdüz edildi. Hafriyat, Dicle Nehri’ne döküldü. Mart 2016’da ise Sur’un tamamı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından parsel bazında inceleme yapılmadan “Acele Kamulaştırma” kapsamına alındı ve yurttaşların mülklerine el konuldu.

Sur’daki yıkıma karşı 2016’da kurulan olan ve önemli çalışmalar yürüten Sur Platformu ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) üyesi Büşra Cizrelioğlu, yıkıma ve tarihi mekanların yok edilmesine ilişkin değerlendirmelerde bulunarak, izlenimlerini paylaştı. Mayıs 2017’den itibaren çatışmalı bölgenin dışında kalan Alipaşa ve Lalebey mahallelerinde camilerden yapılan anonslarla yurttaşların evleri boşaltması çağrısının yapıldığını söyleyen Cizrelioğlu, “Suları ve elektrikleri kesilerek kentsel dönüşüm bahanesiyle zorla evlerinden çıkarıldılar. ‘Kentsel Dönüşüm’ kapsamında bu mahallelerde başlayan yıkım-yapım devam ediyor. Bu iki mahallenin neredeyse tümü yıkıldı ve buralara Sur’un tarihi dokusuna uymayan yeni betonarme evler inşa edildi. Sur’da çatışmalı süreçten kaynaklı onlarca insan yaşamını yitirirken, 40 bine yakın insan göç etmek zorunda kaldı. 6 mahalle tamamen yıkıldı. Onlarca işyeri yıkıldı, büyük çoğunluğu aylarca kapalı kaldı. Birçok tescili ve tescile değer yapı bu çatışmalarda zarar gördü ve bazıları yıkıldı. Sur halkı, uzun süre boyunca temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadı, eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetlerinden faydalanamadı. Uzun bir tarihten beri yaşadıkları mahallelerden göç etmek zorunda kalan yurttaşların, mülkiyet ve barınma haklarına el konuldu” dedi.

Sur insansızlaştırılmak istendi

 Sur’un 21. yüzyılda büyük bir yıkıma maruz kaldığını dile getiren Cizrelioğlu, güvenlik politikaları ve yanlış kentleşme politikaları ile köklü bir şekilde dönüştürülme çabalarının başladığını ifade etti. Cizrelioğlu, Dicle nehri kıyısında bulunan Sur ve onunla bütünleşen bir yapıda olan Dicle Vadisi’nin kültürel-doğal miras alanının, dar bir çevrenin ekonomik ve siyasi çıkarları uğruna son yıllarda telafisi mümkün olmayan yıkımlara ve yapılaşmalara maruz kaldığını vurguladı. Cizrelioğlu, şöyle konuştu: “10 bin yıldır kesintisiz yaşamın sürdüğü Sur’da, toplumsal belleği, dayanışmayı, sosyal yapıyı ve tarihsel kimliği yok sayan bir anlayışla mekan insansızlaştırılarak köklü bir toplumsal dönüşüm amaçlandı. Sadece ticari-dini ve turistik faaliyetlerin yapıldığı ruhsuz bir kent haline getirilmeye çalışıldı Sur. Çatışmalı süreç devam ederken bile Sur’un Toledo yapılacağı söylemi, daha o zaman bile sermaye ve rantın Sur’a çekileceği şüphesini doğurmuştu. Sur içinde yeni yapılan mahallelere baktığımızda yarı açık cezaevini andıran ucube kimliksiz bir inşa biçimini görüyoruz.”

Tarihten lüks devşirildi

Özgün geleneksel dokunun izlerinden eser kalmadığını; korunması gereken değerlerin yerle bir edilip, üstüne yeni ucube yapıların inşa edildiğini ve kendi gerçekliğinden uzak bir Sur yaratıldığını kaydeden Cizrelioğlu, yarı açık hava müzesi olan Sur’un tarihi mekanlarının halkın ziyaretine kapalı olmasının kültür ve tarih mirasına ihanet olarak ele alınabileceğini belirtti. Cizrelioğlu, şunları söyledi: “Sahip olduğu kültürel miras ile UNESCO’nun da tescillediği bir dünya mirası olan Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri kültürel peyzajı, eski haliyle dünya çapında ilgi gören ve ziyaret edilen bir yerdi. Çatışmalı süreç boyunca surdaki kesintisiz yaşamın duraksaması gibi ekonomik faaliyetler de duraksadı. Onlarca göç veren mahallelerde gündelik yaşam tamamen kesintiye uğradı. Bu olağanüstü koşullarda ve sonrasında Sur’un ziyaretçi kitlesi de değişti. Sur’da kültürel turizmin tüketim odaklı dönüştürüldüğünü söyleyebiliriz. Öncesinde tarihsel mekan odaklı bir turizm modeli varken şimdilerde tüketim odaklı kontrol edilebilir bir turizm yönlendirmesi söz konusu. Tarihi mekanlar büyük işletmecilerin eline verilerek, lüks mekanlara çevrildi. Bir yanda yıkılmış bir Sur ve büyük çoğunluğu yoksul halk varken, bir yandan ise merkezi yerlerde lüks restoranlar, kafeler açarak halkla adeta alay ediliyor.”

Kontrollü turizm konsepti

Kültür ve turizmin, ekonomi ve yerel halktan bağımsız bir hale getirilmeye çalışıldığını belirten Cizrelioğlu, şunları ekledi: ”Kurşunlu Cami’ye, Hançepek’e giremiyoruz hala. Buradaki restorasyonlar ihale edilip oldu bittiye getirilerek yapıldı. Şuan Sur’da turistler Gazi Caddesi ve Saraykapı çevresindeki turistik güzergahlara yönlendiriliyor, fakat bir kentin kimliği makyajlanan yerlerden ibaret değildir. Asimilasyonun temeli kontrol edilebilir bir mekan oluşturmak üzerinden gelişir, bu nedenle kontrollü bir turizm konsepti oluşturmaya çalışılıyor. Halktan ve yerel kimlikten kopuk hayata geçirilmeye çalışılan her model başarısız olmaya mahkumdur.”

 

JINNEWS/AMED