Öylesine içten bir insandı ki, o içtenliği yazılarına da yansırdı. Kişiliği gibi sadeydi yazdıkları. Duyguluydu. Onurluydu. Güçlü görünürdü Halil İbrahim Yakışan. Çok geniş bir bilgi dağarcığı vardı. Henüz çocuk yaşta cezaevine atılmıştı. Çok şey yaptığında değil, toyluğunda. Atak olduğu için göze batmasında...
O, H. İbrahim Yakışan’dı. Varlığını hissettirdi. Konuşkandı. Severdi İnsanları ve zalimlere ölümüne karşıydı. Öyle öğrenmişti ve öyle yapıyordu.
Tek pişmanlığı da şuydu; az şey yaparak yakayı ele vermek. Dile kolay, on bir yıl dört duvar arasında beklemek. Çok okumuştu içerde. Çok yazmıştı. Bağlıydı cezaevindeki arkadaşlarına. Cezaevinde hiç söz etmezdi. Nasıl söz etsin, çocukluğunu ve gençliğini o dört duvar arasında geçirmişti. Ama cezaevi arkadaşları anlatırdı Halil İbrahim Yakışan’ın yaptıklarını. Bir seferinde savcıya tokat çekiyor. Sadece Kürt halkına hesap vereceğini söylüyor. Karşıtlarına boyun eğmiyor ve hep direniyor. İçerde ise ona melek olmayı öğretmişlerdi. Cezaevindeki yoldaş eğitimcilerine, “Siz bize melekliği ve güzelliği öğrettiniz, ama dışarısı kötülük dolu. Baş edemiyorum,” diye yazmıştı. Ah İbrahim!
Cezaevi sonrası Avrupa’ya çıkmıştı. Yüreği özlemle doluydu. Ağır geliyordu ona buradaki çirkef yaşam. Kaldıramıyordu. “Ellerimi kimi zaman fazlalık olarak hissediyorum ve bazen nereye koyacağımı bilemiyorum,” diyordu.
Kıyasıya eleştirirdi beni. Kızardım. Çünkü o zamanlar yazdıklarımı kusursuz olduğunu sanırdım. O ise nerelerde hata yaptığımı uzun uzun anlatırdı. Yazdıklarımdaki eksiklikleri söylerdi. H. İbrahim Yakışan bana çok şey öğretti. Sevgili arkadaşım için, ondan sonra bunları kaleme alacağımı hiç düşünemezdim. “Tutune Muşe” adlı şiiriyle ülke özlemini anlatırken yüreğimi yangın yerine çevirmişti. Bilemezdim onun küle dönüştüğünü.
Hayatta ona her şey yakışırdı, ama ölüm asla. Yaşadıklarını duyuyordum. Birkaç sefer aradım, kaldırmadı. Çekiniyordu. Kendini çok kötü hissediyordu, belli. Yapacağım pek bir şey de yoktu. Telefonlarıma cevap verseydi, “Vur şiirin gözüne ve kanayan yüreğini ak kağıtlara akıt,” diyecektim. Eminim yazmak onun ömrünü uzatırdı. Bırakmıştı.
Şiirlerinde ve öykülerinde ülkeye ve gerillaya olan aşkını anlatırdı. Kimi zaman çocukluğunda tanık olduğu olay ve durumlar hakkında yazardı. Kimi zaman da öfkesini yüklerdi şiirlerine. Hiç aklımda çıkmayan öyküsü ise Hıdır Elyes’i anlatan öyküsüydü. Çocukların kendi aralarında toplanıp, birini ihtiyar adam, birini de ihtiyar kadın yaparak ve ev ev dolaşarak eşya toplamalarını... Ve sonra da topladıklarını aralarında bölüşmeleri. Anlatılan her şey öylesine açık ve öylesine canlıdıydı ki gıptayla bakmıştım. Ama o, bizi mahrum etmişti yazdıklarında. Bırakmıştı. Bazen yazsa da eski sadeliğini yitirmişti. Belliydi düşüncelerini toparlayamadığı. Halbuki eskiden, gülüşü gibi kaleminden de güller açardı. Hırslıydı. Yetenekliydi.
Ama yalnızdı. Ta İspanya sınırına gitmişti. Kendisine yardımcı olabilecek tek bir kişi bile yoktu. Kızgınlığı kimeydi, bilemiyorum. Karşıtlarını desem fersah fersah uzaklardaydı. Hem o yaştan sonra eline silah alacak da değildi. Sağlık sorunları vardı. Felç olma olasalığı çok yüksekti. Boşanmıştı. Çocuğunu istediği zaman göremiyordu. Evet, problemler onu kuşatmıştı. Gelen her dalganın önünde bir kaya gibi duracağını düşünmüştüm. Demek ki güçlü anaforlar kayaları da söküp götürebiliyor...
Ah be İbo... Bilemedim. Daha doğrusu, biz tüm yakınları olarak bilemedik. Onu hep batmayan bir ada sanmıştık. Ve bu yanılgımız bize vicdan azabı çektiriyor.
Son olarak diyeceğim, yakışmadı ona ölüm. Evet, biliyorum yıldızların arasındasın ve duyuyorsun sesimi, “Yakışmadı sana ölüm.”
mehmetsogut-k@hotmail.com
Yakışmadı sana ölüm