Türk ordusu, yolda yakaladığı fukara Kürdü, kuyucu gelenekten hüneriyle toplu mezarlara gömerek, ağzı, dili de olmayan Kürt köylerini yakarak, bebekleri, yatalak ihtiyarları katlederek, kendince „mertlik alanında zafer“ gösterilerine çıkıyor. Türk basını da utanılası halleri Kürt kiniyle vicdanı kararmış kesimlere müjdeliyordu.
Beğenmedikleri eserlerini, yalanlar dolambacında, „Kürtler birbirini vurdu, kendi köylerini yaktı“ yapıyor, namlu tehtidi altında ölümle, hayat damarı arasında dolaştırılan köylülere „köyümüzü kendimiz yaktık“ tutanaklarını imzalatıyorlardı.
O zaman, teknoloji henüz, gelişkin değildi. Yalanları yanlarında kar kalıyordu. Birbirini vurmalar da gerillaya mal ediliyor, ailelerine gönderilen mektuplarda „düşmanla çatışa çarpışa şehadet şerbetinden içti“ deniyordu.
Başbakan Tansu Çiller, Kürt köylerinin havadan bombalanmasından sonra, yalanı sınır tanımayan boyutlara ulaştırmış, „PKK’nin helikopteri“ni icat etmişti. Korkudan etraflarına dizdikleri mayınların patlamasını da PKK’ye mal ediyorlardı. Nitekim kendi mayınlı alanda yedi askeri birden berhava edince, Kürt kini zaten boyunu aşmış Erdoğan Kürt temsilcilere verdiği randevuyu da iptal etmişti.
Ama, bir milyonluk ordunun, üstelik savaş suçu işleyerek kimyasal silah ve çağın en gelişmiş tenolojisini kullanmasına rağmen yenilgiden kurtulamayınca itibarsızlaşmış, gagası kırık kargaya dönmüş, bunu fırsat bilen Erdoğan „imama sadık ordu“ hamlesine geçmiş, bu arada, „yalandan kaplan“ olduğu gerçeği sırıtmaya başlamıştı.
Birbirini vurup, sonra „şehit“ gösterdiklerini, Kürt gerillayı gören komutanların tüfeklerini atıp kaçtıklarını, askerlerin korkudan, kum torbaları dibine saklandıklarını Genelkurmay başkanı itiraf ediyordu.
Darbeden darbeye koşmak, halkına işkence etmek, Kürtlere pislik yedirmek, kendine yakışanıyla Kürt çocuk ve kadınlara silah doğrultup, ateş etmekten sabıkalı ordunun halleri böyleydi. En son, PKK ile savaş adı altında Güney Kürdistan köylerini, yaylalarını bombalamış, hayvan sürüleriyle meydan savaşında kırım yapmış, bu arada biri bebek, öteki çocuk yedi kişinin bulunduğu arabayı havaya uçurmuşlardı. Türk Genelkurmayı ve onun yalan sözcüsü Dışişleri Bakanlığı bu satırların yazıldığı saatlerde, Türk medyasının ciddiye almadığı „biz bombalamadık“ yalanını açıklıyordu.
Tarihi, dini inancı yalan, vicdan yok, merhamet dedikleri insani değer yargısını, yuvadan uçan kuş sananlara ne diyeyim, ben. Hangi büyük yalanlarından başlayayım ben?
Rusya’ya saldırıp, dünya savaşını başlatan bunlar, dünyanın gözü içine baka baka „emperyalizmin hücumuna uğradık“ yalanını da uydurmadılar mı? Karşı cephedeki Fransa’ya, Britanya, İtalya, Rusya’ya tek kurşun atmadıkları halde, çıkış yolu arayan Yunanlılar bir kaç tüfek sıkıp, sonra „yedi düvelle çarpışa çarpışa ulusal kurtuluş savaşı kazandık” diyenler de bunlar değil mi? Haritası çizilmiş, temel kanunu da yazılıp ellerine verilmiş ülkeyi „kurtarılmış” olarak yutturulmuyor mu?
Bir de „Atatürk” yarattılar ki, ölüm tarihi bile „yalan” çıktı.
Yer yüzünde, isminde „Türk” kelimesi bulunan ilk ve son devlet TC, ama Cumhurbaşkanlığı köşkünde, „atalarımızın devlet sembolleri“ uydurmasıyla icat edilmiş 16 ayrı figürden bayrak dizili değil mi?
Ağaçta mı, yerde, tarlada, kayalıkta, denizde mı yetişir bilmedikleri kahve, kendi „Türk kahvesi”dir, hala. Hangi yalanlarını söylesem ki!..
Soylarını kuruttukları, Ermenilerin çalınmış çocuklarından „Gürbüzler” taburundan, „büyük Türk büyükleri”ni yetiştiren kim? Ailesi yok edilmiş Hatun adındaki kız çocuğundan „Atatürk’ün menevi evladı“ ve Türk ırkının simgesi kadın yaratanlara ne demeli? „Tarihten önce vardı, tarihten sonra da varız“ deyip, soykırım artığı Agop’a Türk dilinin çatısı olan gramer ile harflerin ses uyumunu ısmarlama neyin nesiydi? soyu kırılmış Ermeni Agop’a yaptırdılar.
Her şeyi yalan, yalancının yalancıyı yakalayıp „şey yaptığı“ dünya garibi, garibanı bir düzlemdi, bu. „Dindar“ takılma hallerinden ötürü „imam“ lakaplı Başbakanları Erdoğan, Recepsel müsameresel gösterilerinin birinde, „insanlık vicdanı“ kılığında, ağlamaklı bir yüzle, „zalim İsrail, tarlada çilek toplayan Filistin’li çocukları bomba atarak korkutyor“ diyor, eşi de ağlıyordu.
Ve bizler, „ne kadar da bir fazla dini kamil, imanı kavi, vicdanı yerli yerinde, merhameti de üstünden aşağılara akıyor“ diyorduk ki, yaz, kış, gece, gündüz Kürdistan semalarında bomba eksik etmeyen uçaklarını, emrinden sonra öldürülmüş Kürt bebeklerini, soklardan toplanan çocuk cesetlerini hatırlıyor, gülünesi rolünü gerçek sanmanın pişmanlığıyla kalıyorduk.
Vicdalı postundan, din satıp geçinen, mevki, makam ele geçiren, iki yüzlü, yanar, döner zalimleri Kur’an ayeti, „namaz da kılsalar Müslüman değiller“ anlamında „müstekbir“ diye tanımlıyordu. Müstekbir Türk televizyonlarda bağırıyor, kiralık kalemler tekrarlayıp, yazıyorlardı:
„Kürt açılımı oldu, bütün istekleri yerine geldi…“
Geçim dünyasında kalemelere takla attıranları anladık, ama soyları kazınıp, kurutulmuş Etyen Mahçupyan ve Markar Eseyan’ın yalanlar rejimnini kale muhafızlığına ne demeli?
„Kürlerin istekleri yerine geldi, gerilla silah bırasın“ diyorlar, Kürtlere sevaptan. İyi de anayasa, yasalarla çizilmiş, hükme bağlanmış Kürdistan’ın statüsü nerede? Kürdistan hapishane değilse, üç bin kişi neden zindanda? Dilleri yasak değilse, adaletleri niçin Kürtçe konuşanlara aralıksız ceza kesiyor? Kürdün onuru, kişiliği, mensubiyeti (milliyet) hakkındaki güvence nerede? Ya kendini yönetme iradesi, öteki anlatımla baştan başa onuru?..
Özetlersek Kürt, bugün ulusal gücüyle yalancıyı kuyruğundan yakalamıştır. Sadaka bağışlar gibi vermesini de beklemiyor. Kürt, zalimin ayağını yerden kesip, ülkesinin efendisi olma yolunda ilerliyor. Kim ne derse desin, kervan yolda…
YALAN!..