Yeni yılın ilk günü (yazı yazıldı) bugün. Bugün, Türk devletinin dehşet portresini "Yanlış Cumhuriyet" adındaki kitabıyla çizen, Kürtler benzeri rejime kökten muhalif olduğu için, yine Kürt gibi hayatı rehine, şimdi cezaevinde esir olan Ermeni yazar Sevan Nişanyan’ın hikayesini yazmak istiyordum.

Sabah uyandım ki, "Devrim" günlerinden beri arkadaşım Hasan Cemal, bir kere daha erken davranmış, onun da çok sevdiği gazetecilik deyimiyle, beni atlatmış…
Bana, AKP’nin "serencamı"nı yazmak kaldı.
AKP, diktatörlük hukuku üzerinde "demokrasi oyunu" olan, çok partili sistem yıldızları arasında, en parıltılı yalanlar dönemeci olarak ortaya çıktı.
Sistem partilerinin tümü, Atatürk rejimi, onun "ilke ve inkılaplarına" bağlılık yemini ederek, iktidarı ele geçirme savaşları sahnesine çıkarken, Necmettin Erbakan, 1969 yılında camileri üs tutup, "din kaşifi" örneği, farklı bir kulvardan koşuya katılmış, insanların bu dünyada insanca yaşamaları için mücadele yerine, "ahiret"i ağzına dolamış, "şeriat" (İslam hukuku) üzere dosdoğru gitmiş, bata çıka, yerde yuvarlana yuvarlana iktidar bile olmuştu.
1970’lerde, Necip Fazıl’dan şiirler okuyup, takdimcilik yaparak, seyirciyi eğlendirme ile politika sahnesine çıkan Recep Erdoğan, bugün çoğu yakın mesai arkadaşları olan ekiple, meydanları, "kanımız aksa da zafer İslamın" naralarıyla bangırdatıyordu.
Öbür köşede, darbeyle Pakistan'ı ele geçirip, Başbakan Zülfikar Ali Butto’yu astıktan sonra, "şeriat" rejimini yürürlüğe koyan, Kenan Evren’in de "kardeşim" diye sarılıp, Ankara’da ağırladığı General Ziya Ülhak’ı kutsayan sloganlar haykırıyor, İran'daki Humeyni düzenine tapınıyorlardı. O günleri, Mehmet Metiner böyle yazıyor.
Erdoğan’ın sokak dövüşlerinde hempası ve "şeriat" naralarında sesdaşı Yılmaz Yalçıner, hızını alamıyor, İran rejimine iltihak için uçak kaçırıyor, yakalınca Diyarbakır hapishanesinde, Kürtlere Türklük aşısı öğretmeni oluyordu.
Sonra Erbakan uzaktan gösterilen süngü ucuyla düşünce, Recep Erdoğan "biz değiştik" diyerek, tabanı, teşkilatı üzerinde güneş gibi doğuyor, her şeyi çalıp, çırparak üstüne oturuyordu. Kasımpaşa gecekondularından yalın ayak gelen, "Usta" yeni hayatında göz boyamacılık ve kandırmacalığın her türlüsü üstünde topaç döndürüyordu.
"Biz değiştik" haykırışlarını duyan yanına koşuyor, bir sosyal demokrat olan Ertuğrul Günay bile kervana katılıyor, dahası Altan kardeşler, Nuray Mert, Hasan Cemal gibi demokrat kalemler de destek veriyordu.
"Usta"nın ağız ayarı yoktu. "İleri demokrasi" diye diye dümdüz gidiyor, Kürdistan dağlarına özgürlük bahşediyor, darbecilerin Anayasasını değiştirip, Kürtlerin parti olarak parlamentoda temsili için, yüzde 10 barajını sıfırlıyor, basın özgürlüğünü yeni demokrasinin baş koşulu ilan ediyor, sokak gösterisine çıkan Suriyelilere sert davrandı diye Suriye cumhurbaşkanına "ey Esat" diye sesleniyor, "gösteri, insanların en doğal hakkıdır" narasını koyuveriyor, "komşularla sıfır problem" söylemi, arkadan geliyordu.
Attıkça oyları artıyor, yoksulların birbirini ezdikleri makarna, bulgur, pirinç, kömür dağıtım gösterilerinde poşetler havaya uçuşuyor, oy sandıklarına destek olarak konuyordu.
Allahı tekeline alıp, müdavimlerini yanına almada, cami kapılarını gösteri alanına çeviriyor, gerisinde, ağırdan ağıra yüzünün rengi ortaya çıkıyordu.
Eski bir "şeriatçı" olarak heykele "ucube" diyerek sanata savaş açıyor, tehdit ve şantajlardan sonra medya teslim alınıyor, ardından yazarlar, gazetecilerin kırımı başlıyor, yandaşlar, yağlandıklar ortalığa salınıyordu.
"Ey Esat" diyen usta, adı konmamış sıkıyönetimle şehirleri kuşatma altına alıyor, polis Yüksekova'da katliam yapıyor, Ankara, Eskişehir ve İstanbul'da cinayetler işliyor, o ise nereye gittiği bilinmeyen halkın vergileri, 400 milyar Dolara yaklaşan borç yükünü, cebinden çıkarıp harcamış gibi yaparak "yol yaptık" avazıyla övünme yapıyordu.
Komşularla sıfır problem El Kaide'ye yardım, temsilcisine yataklık oluyor, Suriye ülkesine terör ihracı nedeniyle, BM kapılarına şikayet dilekçesiyle dayanıyor, Mısır elçisini kovuyor, içerde Anayasa değişikliği, yüzde 10 seçim barajı, Kürtlerin ana dilleriyle eğitimi rafa çıkıyor, o hala cami avlularında, demokrasiyi türbana doluyordu.
Kürdistan davasının halline "süreç" deyip, Kürtlerin ağzına şirinlik sürdükten sonra, öteki taklasında ırkçılara mavi boncuk tertibinden "tek millet, tek dil, tek bayrak" diye haykırıyor, "hiç bir şey vermedik, vermeyeceğiz" diyerek teslimiyet projesini açıklıyordu. Süreç Roboskî katliamıyla kanlanıyor, katiller yüksek himayeye alınıyor, "en iyi Kürt ölü değilse, hapisteki Kürt'tür" hesabıyla, 10 bin kişiyi toplama kamplarına çekip, buna "çözüm" diyerek meymenetini taçlandırıyordu.
Derken din, iman, cami hikaye çıkıyor, altından yandaşlarıyla mal, mülk manzaralı sahne beliriyordu. Daha düne kadar evinin kirasını ödeyemeyen yandaş yazar, 17 dairenin sahibi oluyor, kimi yandaş yazarlar adaların hukimi çıkıyor, kimileri yüzme havuzlu villalara, denizin yaladığı yalılara taşınıyor, oğlu 6 gemilik filoya sahiplik ediyordu.
Cemaat denilen örgütle paylaşım savaşı sürerken ortalığa saçılan rüşvet, dolandırıcılık ve talanı bırakıp, onu konuşanları suçlu sandalyesine oturtuyor, "komplo var, istiklal savaşı başlattık" diyordu. Dolar balyalarını teslim ve saçılan desteler komplocuların eseriymiş gibi…
Kalın başlıklarla özetlediğimiz AKP’nin serencamı bu. Kitleleri aldatıp, duygu ve düşüncelerini dolandırarak iktidara geldiler. Oyalama aldatmacasıyla, sıfırdan dolar milyoneri oldular. Sonunda din, iman söylemleriyle, rüşvet ve yolsuzluk batağında söndüler.
Olacağı buydu. Çünkü yer yüzünde, hiç kimse aldatmayı sonuna kadar sürdürecek mahirane zeki değildir.