Yeni anayasayla ilgili en çok tartışılan konuların başında „ilk dört madde değiştirilir, değiştirilmez“ konusu geliyor. Demokrat Yargıçlar Derneği Başkanı Orhan Gazi Ertekin, bu tartışmalara „Cumhuriyet ilkesi dışında hiçbir madde değişmez değildir“ diyerek, dahil oluyor. Ertekin, Kürt siyasi hareketi dışında bugüne kadar politik dinamiklerini yapıcı anayasa eylemine dönüştüren başka bir hareket olmadığını söylüyor. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın „Anayasa Konseyi“ ve „Hakikatler Komisyonu“ önerisine destek veren Ertekin, hükümete de „Anayasa önceliklerini ve çalışmalarını kamuoyuna açıkla“ çağrısında bulunuyor. Ertekin, yeni anayasayı rafa kaldıranın rafa kaldırılacağının altını çiziyor ve ekliyor: „Anayasa Konseyi, devlet ile toplum arasındaki siyasi diyalog alanlarını geliştirecek ve ilerletecek bir kamusal imkana da dönüştürülebilir.“ Hâlâ Ankara’nın Beypazarı ilçesinde hâkimlik yapan Ertekin ile „Nasıl bir anayasa“yı konuştuk.

Yeni bir anayasaya ilişkin talepler her dönem biraz daha artıyor. Siz Türkiye açısından yeni anayasa ihtiyacını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir tek politik hareket istisna tutulursa eğer, Türkiye’de bugüne kadar kendi politik dinamiklerini yapıcı bir anayasa eylemine taşıyabilecek ciddi bir siyasi hareket ile karşılaştığımız söylenemez…
Sözünü ettiğim istisna Kürt politik varlığına ilişkindir. İlk kez bu politik hareket ile beraber somut ve gerçek bir karşılığı olan bir anayasacılık eyleminin başladığı söylenebilir. Tarihteki anayasacılık hareketlerinin ilk ve erken iddialarına uygun bir durumdur bu. Daha eşit ve daha özgür bir dünya inşa etme iddiasının soyut tahayyülleri aşan gündemler kazanması ve anayasa atılımlarının gerçek bir politik hayat kurma sürecine girmesinden söz ediyorum. Daha özelde söylemek gerekirse, Türkiye’de ilk kez yeni anayasa talebi, Kürt politik varlığıyla somut bir politik kampanyanın konusu olmuştur. Bundan önceki anayasa tartışmalarına bakarsanız soyut bir anayasa tartışmasıyla karşı karşıya kalırsınız. Türkiye’deki tüm siyasal hareketler daimi olarak „yeni anayasa“ odaklı bir siyasal söylem kullanagelmişlerdir. Fakat garip bir biçimde gerçek bir anayasacılık eyleminden de daima uzak durmuşlardır.

Peki, bu eleştirel bakışınız çerçevesinde anayasa yaklaşımında bir yenilik yok mu?
Bugün anayasaya dönük tartışmalarımızı somut bir hale getiren bir „yenilik“ ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bu „yenilik“in en önemli vurgusunu Türk milliyetçiliğinin sorgulanması olarak gösterebiliriz. Bu sorgulama, sadece entelektüel ve teorik bir sorgulama değildir. Aynı zamanda politik pratik içinde karşılığı olan bir sorgulamadır. Bu yeni gelişmeyi basit bir durum olarak görmek doğru olmaz. Çünkü, Türk milliyetçiliği derken, yüz yıldan fazladır Türkiye’deki devlet ortamını belirleyen ve bu nedenle de bugüne kadarki anayasaların ana yapılarını ve vurgularını temsil eden bir iktidar ekseninden söz ediyoruz. Devlet ve anayasa meselemizde tüm diğer etnik-kültürel-ulusal yapılarla olan ilişkilerimizin belirlendiği ana karargâha işaret ediyoruz. 1876 Anayasası’nın 1908’e kadar ki yapısını bir kenara bırakalım. Çünkü bu anayasa, Türk milliyetçiliği karşısında, diğer milliyetçiliklerden çok da farklı bir politik tutum içinde değildi. Fakat aynı anayasa, 1908 ve devam eden yıllar ile beraber Türk milliyetçiliğinin yorum hâkimiyeti içine girdi ve 1924 Anayasası’nın inşa ettiği yeni milliyetçi iktidar eksenine tarihsel bir tecrübe de kazandırdı. Bu tarihi iktidar ekseni, çok çeşitli itirazlarla karşılaştı, fakat son yirmi yıl içindeki en ciddi ve tahammül edilemez olanıydı. Ve bu yeni eleştiri ve itirazlar, Türk milliyetçiliğinin anayasal imtiyazlarını ve meşruluğunu da zayıflattı. Ve hatta çökertme aşamasına geldi. Şimdi ve şu an yeni bir anayasayı tarihsel ihtiyaç haline getiren şey budur.

Yeni anayasa hangi yöntemlerle yapılmalıdır? Katılım sorunu nasıl aşılabilir, mevcut parlamento bu konuda yeterli mi, yoksa yeni bir oluşuma (örneğin Kurucu Meclis ya da Anayasa Konseyi gibi bazı öneriler var) ihtiyaç var mı?
Birçok kesim yeni parlamentonun temsil oranının çok yüksek olduğunu, hatta Cumhuriyet tarihinin en yüksek temsil oranı ile karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. Bu sözlerin edildiği bir ortamda, daha ilginç başka şeylerle karşılaşıyoruz. Seçilen bir milletvekilinin mazbatası elinden alınıyor ve bir başka kişiye veriliyor. Bu parlamento kağıt üzerinde 550 milletvekili ile teşekkül ediyor. Fakat 551 milletvekilimiz var. Diğer yandan seçilen birçok milletvekili halen tutukludur. Sadece KCK’de değil, CHP ve MHP milletvekilleri de tutuklu. Bu vekillerin kaçma şüphesinden söz ediliyor. Yaşadığımız sorun bir „temsil krizi“dir. Dolayısıyla 82 Anayasası’ndan başlayarak Seçim Kanunu ve Siyasi Partiler Yasası’nın oluşturduğu bir mevzuat yapısı içinden sağlıklı ve demokratik bir „yeni parlamento“ inşa etmek neredeyse mümkün değildir. Mevcut parlamento eğer demokratik bir yenilenmenin zemini yapılmak isteniyorsa atılacak adım açık ve nettir. Kuşkusuz ki Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin kabulü şarttır. Hukuken bunun için yollar bulunabilir ve vardır.

Kurucu Meclis ve Anayasa Konseyi önerilerine ne dersiniz?

Yeni anayasanın en mükemmel aracı Kurucu Meclis’tir. „Mükemmel iyinin düşmanıdır“ derler. Yeni anayasa için teorik olarak kusursuz bir süreç tarif etmek politik imkanlarımızı zayıflatabilir. Bunun yerine, mevcut parlamento ile Türkiye’nin çok çeşitli politik güçlerinin yeni anayasa çalışmalarına katılımını geliştirecek araçlar ve dahası anayasal bilgi-tekniklere dair akademik ve mesleki yetkinlikler arasında yeni bir politik ilişki geliştirilebilir. Buna karşılık toplumsal ve siyasal çeşitliliklerin Meclis çalışmalarına çeşitli biçimlerde yansıdığı yeni bir yöntem ve usul harekete geçirilebilir. Bu „Anayasa Konseyi“ veya „Anayasa Konvansiyonu“ olarak düşünülebilir.


Parlamento zemininde bir uzlaşı aranacaksa, bu uzlaşma sağlanabilir mi? Zira taban tabana zıt talepleri olan gruplar ve partiler var. Bu konuda nasıl bir ortaklaşma sağlanabilir?
Politik teori ve pratikte „uzlaşma“ kavramı hem çok olumlu, hem de çok tehlikeli bir ilişki ve iletişim alanını temsil eder. Türkiye’deki olası toplumsal ve siyasal farklılıkların ortak politik hareketini yaratmaya çalışmak için „uzlaşma“ çabasının harekete geçirilmesi bir zorunluluktur. Bu demokratik bir uzlaşma çabasıdır. Kesin ve kategorik olarak bölünmüş bir siyasal alanda anlamlı bir başlangıç yaratabilir. Buna karşılık, geleneksel devlet merkezinin „uzlaşma“ sözünü ettiği her yerde zehirli bir iktidara eklemlenme çağrısı vardır. O merkezde tutunanlar arasındaki uzlaşmanın hiçbir ciddi politik sorunu çözemeyeceği aşikârdır. Bu merkezden yapılan uzlaşma çağrısı size politik bir tasfiye karşılığı vaatler sunar. Hepsi bu. Bu uzlaşma apolitik bir uzlaşmadır.
Bu noktada yapılması gereken şey, yeni anayasa çalışmalarını demokratik bir uzlaşmanın konusu haline getirip parlamentodan halk tabanına kadar uzanacak şekilde derinleştirmek ve yaygınlaştırmaktır. Böyle bir politik moment yakalandığında halktan karşılık bulamadığı görülmemiştir. Bunun için ilk yapılacak şey, başkalarının acılarına dokunan, başkalarının tarihi hafızalarını da kendi hafızalarına ekleyebilen bir yeni politik diyalog alanı geliştirmektir. Çok basit olarak hakikat komisyonları bu noktada oldukça önemlidir örneğin.

Bir de anayasanın dokunulmazlıkları var, ilk dört maddeyi kutsayan çevreler söz konusu. Hem bunlar hem de 12 Eylül Anayasası ruhu nasıl değişecek?
Demokratik bir anayasa yapmaktan söz ediyorsak, kaçınılmaz olarak halkın politik iradesini temel alan bir anayasadan bahsediyoruz demektir. Yani bugüne kadar olduğu gibi halka ve halkın politik iradesine karşı sağlamlaştırılmış bir anayasadan değil ilk defa halkın anayasasından bahsediyoruz. Toplumun tarihi süreç içinde değişen politik iradelerini bastırmak yerine halkın daimi kurucu olduğu bir hukuk düzeni kurmak demek 82 Anayasası’ndaki değişmez maddeler setinin anti-demokratik geçmişimizde bırakılması anlamına gelir. Bu anlamda, 82 Anayasası’nın ilk dört maddesinin yeni anayasa çalışmalarını bağlayacak bir siyasi sınır olarak öne çıkarılmaya çalışılması demokratik bir yeni anayasa talebiyle bağdaşmaz. Eğer, değişmez maddeler konularak anayasalar halkın değişen politik iradesine karşı sağlamlaştırılırsa, o anayasalar sadece birer diktatörlük anayasası haline gelir. Toplumun asli kurucusu olmadığı bir anayasa sadece belirli bir elit gruba daimi iktidar sunmaktan başka bir anlama gelmez. Anayasa ile toplum arasındaki ilişkide değişmeyecek tek şey bu dinamik bağdır. Bu anlamda bu dinamik ilişkiyi kesinleştiren „Cumhuriyet“ ilkesinin değiştirilemez olduğundan bahsedilebilir. Bunun dışındaki hiçbir madde değiştirilemez değildir.

Bu anayasa ile Kürt sorunu, Aleviler, azınlıklar, demokrasi gibi konulara ne ölçüde çözüm bulunabilir?

„Kürt sorunu“nun belirli bir „Kürt çözümü“ne kavuşacağını, kavuşması gerektiğini düşünüyorum. Bunun somut görüntülerini takip edebilecek durumdayız. Artık Kürtlerin Türklüğü iddiasının bir politik komedi olmaktan başka bir kıymetinin olmadığını genel olarak kabul etmiş bulunuyoruz. Türklüğün bir üst kimlik olduğu iddiası da artık eskisi gibi ciddiyetle ileri sürülemiyor. Dolayısıyla, yeni anayasada „Türklük“ün bir anayasa yapıcı özne olarak tasnif edilemeyeceği iyice açığa çıkmış oluyor. Kürt çözümünün ilk ipucu bence buradadır. Diğer yandan Türkçe’nin „resmi dil“ olması hususu çok ciddi bir itiraza konu olmamaktadır. İtiraz konusu olan şey bu hususun Kürtçe de dahil diğer dillerin bastırılmasında kullanılmasıdır ki bu çabanın da artık ciddiyeti kalmamış durumdadır.
Alevi sorunu, bugün için, bu sorunun asıl tarihsel muhataplarının ideolojik ve siyasal bir bulanıklığın içinde olduklarını söylemeden geçmemek gerekir. Alevilik, Cumhuriyet tarihi boyunca siyasal merkezin hem içinde hem de dışında kalarak kendini var etmişti. Cumhuriyetin siyasal geleneğini sahiplenmek ile sahiplenmemek arasındaki bu gerilim, bu bulanıklığı daha da sorunlu bir hale getirmiştir. Yeni anayasa açısından Aleviliğin bir yandan geleneksel siyasal dilin telafi edilmesiyle aşılması arasındaki bir eşikte duracağını ve bu itibarla Aleviliğin bir siyasal sorun olarak çözülebilme imkanlarının çok yüksek olmadığını düşünüyorum. Azınlıklar meselesinde ise, hesaplanılması gereken çok önemli bir durum vardır. Bu önemli durum ise, Türkiye’nin Türk milliyetçiliğinin erken dönemlerinden itibaren „İslam“ ve „Müslümanlık“ üzerinden tanımlanması sorunudur. Bugüne kadar Türkiye, Müslümanlık haricindeki dinsel ve kültürel halleri kendi dışında bırakmaya ve onları bir „yabancı“ gibi tanımlamaya devam etmiştir. Bunun sorgulanmasına ilişkin kapsamlı bir hareket de maalesef söz konusu olmamıştır. Oysa Türkiye’de demokrasinin yani tüm toplumsal, kültürel, dinsel farklılıklara açık bir hale gelmesinin imkanı tam da buradan itibaren ilerleyecektir. Bu sorunun ise kısmen çözülebileceğini düşünüyorum.

Öcalan „Anayasa Konseyi“ konusunda uzlaşmaya vardıklarını açıkladı. Bundan ne anlıyorsunuz, bu konsey nasıl oluşacak ve işleyişi ne olacak?
Öcalan’ın „Anayasa Konseyi“ önerisinin ayrıntılarını takip edemedim maalesef. Gazetelere yansıdığı kadarıyla parlamento içi partilerin katılımı ile teşekkül edeceğini ve parlamentonun anayasa çalışmalarında bir alt komisyon gibi çalışacağını anlıyorum. Anayasa Konseyi veya Anayasa Konvansiyonu gibi önerilerin geldiğimiz bu aşamada verimli olduğunu ve mutlaka daha geniş bir toplumsal katılımı esas alarak örgütlenmesini ve çalışma tarzının da bu geniş katılımı işlevsel kılacak şekilde belirginleştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Diğer yandan bu Anayasa Konseyi, devlet alanı ile toplum alanı arasındaki siyasi diyalog alanlarını geliştirecek ve ilerletecek bir kamusal imkana da dönüştürülebilir. Eğer Kurucu Meclis oluşturulamayacak ise en azından Anayasa Konseyi önerisinin Kurucu Meclis’in temel karakteristiğini, yani geniş toplumsal temsil ile toplumsal taleplerin Meclis zemininde karşılık bulmasını sağlayabilecek kurumsal ve işlevsel araçlarla donatılmasında yarar vardır.

Yeni anayasa konusunda birden fazla inisiyatif ve oluşum söz konusu. Deyim yerindeyse herkes kendi anayasasını yapmaya çalışıyor. Bu denli parçalı arayışlardan bir toplumsal konsensüs çıkabilir mi?
Yeni anayasa tartışmalarının, her kesimin kendi gizli gündemi haline getirilmesi ciddi bir tehlikedir ki bu yolla anayasa bahsi bugüne kadar olduğu gibi siyasi labirentlerin bir konusu olmaktan asla kurtulamaz. Ve dolayısıyla yeni anayasa, herhangi bir güçlü siyasi hareketin diğerleri karşısındaki darbevari operasyonlarının bir zemini olmaktan çıkamaz. Öncelikle hükümetin kendi çalışma ve önerilerini tüm kamuoyu ile paylaşması ve tüm kamuoyuna açık bir tartışma alanının oluşturulması zorunludur. Aksi takdirde, tek ve güçlü bir siyasi hareketin yarattığı anayasanın da bundan öncekiler gibi bir tek grubun anayasası haline gelmesi ile sonuçlanacaktır. Ve bir kez daha uygulanamayan ve sürekli yeni olağanüstü haller ilan edilerek ayakta tutulacak bir yeni anayasaya daha sahip oluruz. Bu tam anlamıyla bir kumar olur.

Hükümetin yeni anayasayı, tek başına yapma yeterliliği olmadığı için bir süre sonra, „Uzlaşma sağlayamadık“ diyerek ve şartlarda kendi lehine ise erteleyip bir ara seçim sonrasına bırakabileceği söyleniyor. Bu ihtimali nasıl görüyorsunuz, hükümet bir kez daha bu talebi erteleyebilir mi?
Hükümetin siyaseten en önemli özelliği belirli bir siyasi programa sahip olmamasıdır. Bu tür hareketler, siyasi eylemlerinin önemli bir bölümünü günlük siyasi oyunlardaki cesaret gösterileri içinde geliştirmeye çalışırken büyük siyasi gelişmeler karşısında ciddi bir cesaret sorunuyla öne çıkarlar. Eğer hükümet, yeni anayasa çalışmalarını bir başka bahara ertelemeye karar verir ise, bu durum bir kez daha gerçek bir siyasal karar sorumluluğuyla karşı karşıya kaldığını ve buna yetecek bir cesaretinin de bulunmadığını gösterir. Şu an görülen şey, hükümetin asli siyasal sorunların çözümü konusundaki karar verme kapasitesinin çok düşük olduğudur. Eğer gerçek siyasal sorunların etrafında dolanılarak var kalmaya devam etmeyi düşünürler ise, yeni anayasa rafa kaldırılabilir. Fakat artık gelinen noktanın bıkkınlıktan başka bir şey üretemeyeceğini görmeyi başarabilirler ise, bu kararlarının kendilerini de rafa kaldıracak bir karar olacağını göreceklerdir.


KENAN KIRKAYA