Hrant Dink, "bu ülkede güvercinleri vurmazlar" diye düşünüyordu, soykırımcı bir ulus kimliğe her şeye rağmen güvenerek. Tam da bunu söylediğinde vurdular onu, üstelik kalleşçesine.

Uğur’un bedeninden yaşı kadar mermi çıkartıldığını unuttu Abdullah Gün ve Cizre'de mahsur kaldığı binanın bodrumundan "ben küçüğüm bana bir şey yapmazlar" diye düşünerek çıktı sokağa. Adımını özgürlüğe atacaktı, olmadı, parçaladılar devletin kadrolu katileri, telefonda anasına "ağlama" diyen bu sevdalı yüreği.

Sur’da üç yüze yaklaştı cinayet, farkında mısınız? Ve gözlerimizin önünde yok ediyorlar her canla birlikte özgürlüğümüzü, lime lime parçalayarak. Kendi topraklarımızda, maaşını ödediğimiz katil sürüleri tarafından, masrafını karşıladığımız mermi ya da toplarla her gün bir parça daha koparılıyoruz birbirimizden. Her canla birlikte biz olmaktan biraz daha çıkarak, biraz daha kendi kabuğumuza kapanarak, biraz daha yalnızlaşıyoruz.

Çünkü, dirisinin özgürlük kavgasında yer almayanların, ölüsünün peşinden ağlaması beklenemez. Benim ölüme gülenin ölüsüne ağlamam için önerebileceğim haklı bir neden yok. 

***

Birinci Ankara katliamını keyifle izleyen resmilerin, ikinci Ankara katliamının kurbanları olmasını şaşkınlıkla karşılamadım. "Rüzgâr eken fırtına biçer" sözü bir filozofun işkembesinden fırlamış anlamı kendinden menkul bir hikmet değil, diyalektik yasalarının kaçınılmaz sonucudur. Örneğin bunca ağır bir devlet katliamıyla yüz yüzeyken, Diyarbakır’a gitmekte olan cephane yüklü askeri araçların patlatılması eylemi, sömürgeciliğe karşı bir direnişte normal beklentiler içerisinde yer alır. Ya da birinci Ankara katliamını gerçekleştiren bir devlet anlayışının, bu kez kendi taraftarlarına yönelik ikinci Ankara katliamını gerçekleştirebileceği olasılığı da "normal" beklentiler içerisinde olmalıdır. 

"Her ölüm üzüntü verir" sözünün arkasında gizlenen sahteciliği görür ve celladın ölümüyle mağdurun ölümünü aynı tutmam. Ve ayrım gözetmeden eşitleyenlere inanmam, sahtecilik yaptığını bilirim. Barışın, kendiliğinden gelmeyecek bir mutlu yaşam olduğuna inanır, barışa giden yolun onun uğruna ödenen bedellerle döşeneceğini bilirim. 

Sömürgecilerin çöküşünün ürünü olan Karanfil Devrimler dahil hiçbir sömürgenin, sömürgecilerin lütfettiği bir barışla özgürleştiğinin tanığı olmadım. 

Ve bunun için her zaman, "ulusal ya da sınıfsal ya da inançsal" ilişkilerle tanımlanan savaşlarda egemenin yanında değil mağdurun yanında olmak gerektiğini düşünüp, öyle saf tuttum.

***

 "Savaşlar olmasın, insanlar savaşta ölmesin" dileğinin, benim de katıldığım olağanüstü güzellikte bir dilek olduğunu söylememe gerek yok. Ama bu idealin gerçekleştirilmesi, eşitlenmeyi reddederek egemenliklerini sürdürmek doğrultusundaki çabalar nedeniyle egemenler tarafından engellenmektedir. Barış sloganının özü, "barış idealin gerçekleştirilmesi için verilecek bir mücadelenin içinde yer almak ve düşünceyi eyleme dönüştürmek" olmalıdır. 

Zor kullanımıyla egemenlik altında tutulanların doğal olarak egemenler karşısında özsavunma hakları vardır. Bu hak meşrudur ve zora dayalı egemenlik-bağımlılık ilişkisi var olduğu sürece bu hakkın meşruiyeti üzerine tartışılamaz. Kendimiz için istediğimiz bütün hak ve özgürlükler "bize benzemeyenler" için de haktır. Bu hak, eşitlenmiş koşullar içerisinde gerçekleştirilebilmelidir. Eşitlenmenin olmadığı hallerde bu eşitliğin sağlanması için mücadele öncelikle, bütünü egemenlik altında tutulanların olanakları üzerinde yükselmiş olan egemen ulustan demokratlara, devrimcilere düşmektedir. Ve sıradan ama "tutarlı bir demokratlığın" ön koşulu, ikirciklenmeden bu özsavunma hakkının yanında olmaktır. 

***

İkinci Ankara eyleminin de birincisi gibi bir "Sedat pekerleşmiş TC devleti +IŞİD" düzenlemesi olduğu iddiasının altına kimliğimi koyarım. 

Uluslararası platformların ağa babalarının bütününün karşı olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uzun zamandır YPG’ye (Rojava’ya) saldırmak için hazırlık yaptığını bilmekteyiz. Ben de birçok benzer düşünenle birlikte bu saptamayı 7 Haziran seçimlerinden öncesinde de yapmıştım. Devlet, kendi uydurduğu ve uluslararası siyasette hiçbir anlamı olmayan "tek taraflı hazırlanmış" angajman kuralları içerisinde realize etmeye çalıştığı bir savaşı Rojava’yı yok etmek için gerçekleştirecekti. 

Kuzey Kürdistan kentlerine ya da Ezaz’e yönelik saldırılar da bu devleti Rojava'ya saldırıya toplu bir saldırıya yönelten gerekçelere dayanmaktadır. Üstelik YPG’nin Ezaz çevresinde elde ettiği üstünlükle Halep-Türkiye koridorunu kesmesi ve böylece Türkiye-IŞİD ilişkisini fiilen engellemesi, bölgesel savaşa bağlı olarak bir bölgesel hegemonya peşindeki paranoik başkan sevdalısını harekete geçmeye zorladı. Ezaz topa tutulurken "kehanet gerçekleşti!" MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın "ülkeden dört asker gönderip ülkeye 8 füze almak" alışverişi güncellenerek eyleme dönüştürüldü.

İkinci Ankara Katliamı’nın bir devlet uygulaması olduğuna ilişkin iddamı, gelecek günlerde de daha somut veriler üzerinden devam ettireceğim.