"Korkuyorum yaşamadığım sözcüklerle konuşmaya”.


İnsan gittiği yere kendini değil kavramlarını ve hikâyelerini de götürür; gittiği yerden hikâyelerle de döner. Bu kez "ayna” ile döndüm ama kendisiyle değil mecazıyla ve hikâyesiyle… Bir arkadaşımın anlattığı, kıssası hissesinden, hissesi kıssasından kıymetli hikâye, kalbimle dinlediğim ve beğendiğim için benim oldu. Öğrenmenin yaşı çok… Sanat, siyaset, dünya ve memleket meseleleri hakkında neyi sorsam, "Paralının Aynaları” diyen Kıbrıslı bir arkadaşımın huyu sonunda bana geçti. O gün bu gün bana, "Ne olacak memleketin hali?” diye soruldukça "Paralının Aynaları” deyip susuyorum. Bazı arkadaşlar bunu şaka bazıları şiir adı zannediyor. Bazıları ise şiirle, kavramlarla, masallarla arkadaşlığım yüzünden alıklaştığımı düşünerek bana acıyarak bakıyor. "Paralının Aynaları"ndan kastımı merak edenler olduğunda kendimce hikâye edip anlatıyorum.

Bir zamanlar memleketin birinde "Paralı" isimli ticaret yeteneği yüksek biri yaşarmış. Paralı, düşünmüş taşınmış, karış-karış gezip tozmuş ve sonunda ülkesinin en önemli ihtiyacının "ayna” olduğuna karar vermiş. İster inanın ister inanmayın; ülkesinde ayna yokmuş. İnsanlar aynanın ne olduğunu bilmediklerinden yüzlerini de tam olarak bilemiyorlarmış. "Aynasız” yaşamak zenginler için sorun değilmiş, ressamlara resmettirerek yüzlerini garanti altına alırlarmış. Yüzlerini merak edenler yoksullar ise güvendikleri birinin karşısına oturup, onun anlattıklarından yüzlerini anlamaya çalışırmış… Paralı, sormuş soruşturmuş o yıllarda en aynalı ülkeyi öğrenmiş. Ellerini ovuşturarak yollara düşen Paralı aynalı ülkeye varmış. Tüm aynacıları dolaşmış, envai çeşit ayna görmüş. Günün birinde sokakta insanların yüzlerine ayna tutarak fallarına bakan birine rastlamış. Birbirlerine hikâyelerini anlatmışlar. "Suret Falcısı” onu bir yere göndermiş… 

Ayna mahalline varan Paralı, bir ovaya serpiştirilmiş binlerce "bedava” ayna görünce dili tutulmuş, sevinçten şekli bozulmuş. O aynadan o aynaya baka tanışa gezmiş ama tek doğru ayna bulamamış. Tüm aynalar kırık ve kusurluymuş. Yanlış aynaları gösteren devasa doğru bir ayna varmış o da ulu bir ağaca asılıymış. Ayna Falcısı’nın kendini kırık, yanlış aynalara neden gönderdiğini düşünürken birden zihni aynalanmış. Hikâye bu ya; sağlam "doğru aynaları” değil de bozuk ve bedava "yanlış aynaları" ülkesinde satmaya karar vermiş. Paralı, bir gemi dolusu yanlış aynayla ülkesine dönmüş. Aynaları kapış satış gitmiş. İnsanlar "yanlış” gösteren "yanlış aynaları” çok sevmiş. Ülkesi bozuk/yanlış aynalarla ve her gün o aynaya bakıp yüzlerini bozuk, yanlış görenlerle dolmuş. 

Ülkesinde yanlış aynalara bakarak yanlış suretlerini "doğru!" sanan siyasetçilerin ve "halkın” sayısı giderek çoğalmış. Kendilerini mecaz, kavram ehli sanan, sanatçılar bozuk aynalarla ve kavramlarla yaşayıp birbirine devlet satar olmuş. Paralı yanlış aynaları ülkesine taşıdıkça, yüzlerin yanı sıra giderek sözlerin, kavramların da şekli bozulmuş. İnsanlar yanlış gördüklerini doğru sanmış. Gel zaman, git zaman Paralının Aynaları” diye bir deyim icat olmuş. Toplumsal, siyasi ilişkilerin bozuk gitmesi, "Paralının Aynaları!" cümlesiyle ifade edilir olmuş. Biri bir arkadaşına, "Aşkta havalar nasıl” diye sorsa, "Paralının Aynaları gibi'” cevabını almış. Bir halk diğerine "Barış’tan ne haber” diye sorsa cevap hazırmış; "Paralının Aynaları gibi!” Hakikati mecazından mecazı hakikatinden kıymetli olan, sorularla dolu bu cümle "cevap anahtarı" gibi dolaşımdaymış...

O gün bu gün o ülkede, doğruların iki yakası bir araya gelmemiş…İnsanlar yanlış kavramlarla, yanlış yüzlerle ve yanlış yaşayıp gitmişler…