Türkiye’de en can alıcı şey, sorulan sorular olarak karşımıza çıkıyor. Soruların birilerini memnun etme yaklaşımı, cevapların da doğal olarak o memnun etme çerçevesinde kendini formüle etmesine neden oluyor. Ne kadar doğru soru o kadar doğru cevap, toplumsal aydınlanmanın doğru tepkisini ortaya çıkarır. Doğru soru yoksa doğru cevap da yoktur, bu anlamda toplumsal gerçeklik içinde doğru tepki de yoktur. Birbirini zincirlemesine etkileyen yaklaşımlar, Türk siyasetinin ilk adımda kendini örgütlemiş yaklaşımıdır. Böyle olması gereken bir durumla karşı karşıyayız. İnkarın soğuk rüzgarlarından yola çıkarak, herkesi buna dahil eden bir tarzdır, Türk siyaseti. Yok saymak kendilerinin varlık nedeni olarak şekillenen, kartondan bir kale gibidir. Bu şey kocaman bir hafifliktir; biliniyor ve o yüzden akıl karı olmayan yaklaşımlar, ötekilere yansıyor.
Doğru bildiğimiz tüm gerçekler, onların yanlışıdır. Ne kadar doğru yaklaşım, o kadar baskı uygulamak, o kartondan kalenin temeliyle alakalıdır. Güçlü bir fırtınanın o hafifliği süpürüp uzaklara götüreceğinin korkusu, korku salmaktır. Türk siyaseti bunu yapıyor ve yaparken hiç sınır tanımıyor. Kürtlere, aydınlara karşı bu hoyratça sergilenen acımasızlıklar, bir savunma mekanizmasıdır, aslında bir devlet mekanizmasıdır. Güçsüz, yanlış, haksız bir oluşumun doğru ve haklı karşısında diretmesi ret olarak ifade edilebilinir. Doğru olan her şeyi ret ediyor. Bastırıyor, yok sayıyor, aşağılıyor ve öldürüyor.
Kürdistan’da yaşanan bu savaş, bir sonuç ise bu sonucun katlanılır duruşunu da hesaplayan bir devlet aklı vardır. AKP bu aklın hayata geçirilmesinde rol almış kötü bir aktördür. Dünyanın fotoğrafına baktığımızda hiçbir devlet, geleceğini başkalarının aklıyla tehlikeye sokmaz; Türkiye haricinde. Bu aktör öyle bir akıl tutulmasında ki başkalarının yazmış olduğu senaryoyu okumadan oynuyor. Hep oynatılan bir Türk siyaseti, başkalarının acısı olurken, o kötü aktörlerin sınıf değişimi toplumsal tepkisizliğin ortasında, sırıtan bir hırsızlık oluyor. Bir toplumun her şeyini çalan yaklaşım, öte tarafta direniş olarak karşımıza çıkıyor. O direniş, Kürdistandır.
Sürecin can alıcılığı, insanlığa tokat gibi aslında. Bir ses var, özgürlüğün ölümle buluştuğu yerde, bir sessizlik var, insanlığı acıtan... Ve bir algı kirliliği var; sanki Kürtler ilk kez direniyormuş gibi yaklaşan, Kürdistan’da ilk kez bir direniş sergileniyor sanki. Bu halk çok direndi, çok vuruldu ve her defasında yok sayıldı. Hep direndi ama. Şimdi yeniden kendi değerlerine saldıran çok daha acımasız bir şekilde yenilenen o aynı düşman karşısında, özgürlüğünü haykırıyor. Bu yeni değil, bu bir özgürlük geleneğidir. Kürtler, savaşın da bilincinde, barışın da bilincinde politikleşmiş bir halktır. Onları kendisinden yola çıkarak şekillendirdiği özgürlük savaşçılarından bağımsız görmek bir küfürdür. Bir halk, kendi savaşçılarından ayrı ele alınmaya çalışılıyor. Birbirlerinden farklı şeylermiş gibi, kafaları bulandıran bir devlet mantığı, bir gelenek... "Direnen Kürtleri sevmiyorum, onlar Kürt değil’’ safsatasını yenilerken sıraladığı isimler, halklara olan düşmanlığını Kürtler şahsında yenilemesidir.
Kürdistan’da aylardır süren baskılar karşısında utanç duyduğumuz manzaralarla karşılaşıyoruz. Öyle bir çirkinlikle saldırılıyor ki her yer abluka altında. Çocuklar, bebeler ölüyor ve suskunluk can alıcıdır. Bu vahşet karşısında direnenlere destek, bir insanlık çağrısıdır. Bir Kürdistan çağrısıdır.