Balyozcular balyoz gibi inemediler ama, Silivri mahkemesi deyim yerindeyse balyoz gibi inmeyi bildi. 365 sanıklı “Balyoz Davası” geçtiğimiz hafta sonu karara bağlandı. Doğrusunu söylemek gerekirse herkesi bir ölçüde şaşırttı. Neden? Çünkü, son dönemlerde Başbakan Tayyip Erdoğan uzlaşma sinyalleri veriyordu. Fakat sonuç farklı çıktı.
Sonuca en çok sanık yakınları ve kendilerine “Atatürkçü” diyen kesimler şaşırdı. Ağlayanlar, bayılanlar, protesto edenler oldu. Başbakan Tayyip Erdoğan her ne kadar “Millet iradesi şaşırtmaya ve yanıltmaya devam eder” dese de, kendisinin de mevcut sonuca şaşırdığı yüzünden okunuyordu.
Doğrusunu söylemek gerekirse Silivri mahkemesinin verdiği kararlar gerçekten de ağırdır. Hemen hemen yargılananların tamamına yakınına ceza verilmiştir. Eski kuvvet komutanlarına “Ağırlaştırılmış müebbet” verilerek işin ciddiyeti gösterilmeye çalışılmıştır. Yirmişer, onsekizer ve onbeşer yıllık cezalar yüzlerce sanığa dağıtılmıştır.
Kuvvet komutanlarına verilen “Ağırlaştırılmış müebbet ceza”nın yirmi yıla çevrilmesine dair gerekçe herkesin dikkatini çekmiştir. “Darbeye eksik teşebbüs gerekçesi”yle denilerek, eski bildik darbe kuralı adeta hatırlatılmıştır. Başarırsan başkan, başaramazsan idam olursun! Dolayısıyla başaramayan balyozcuların akıbetine şaşırmamak gerekir.
Bir şeyler yapmaya teşebbüs edip de başta kararsızlık olmak üzere çeşitli nedenlerle bunu yapamamanın, yaptığına sahip çıkamamanın sonucu bu oluyor. Bu gerçeği balyozcular ne kadar anlıyorlar bilmeyiz ama, en azından şimdilik AKP biraz anlamış gibi görünüyor. AKP, iktidar mücadelesinde tarih boyunca yapılanı ve yapılması gerekeni yapıyor. İktidar mücadelesinin acımasızlığını anlamayanlar mevcut sonuçlara şaşırıyor.
Ülkemizde şaşırtıcı gelişmeler daha çok Kürt sorunu etrafında yaşanıyor. Kürt direnişi karşısında sıkışmış ve çaresiz kalmış olacak ki, Başbakan Tayyip Erdoğan yeniden “Silahlar bırakılırsa operasyonlar da olmaz” demeye başladı. Bunun üzerine bazı çevreler “Mevcut çatışmalar durdurulamaz mı?” diye yeniden harekete geçti.
Bu hareketlenmenin sonucu ne olur? Kuşkusuz bu durum şimdiden bilinemez. Nitekim fazla umutvar gözükmemektedir. Çünkü Kürtlerin “Barışın Elçisi” dediği PKK Lideri devre dışı tutulmaktadır. Ondört onbeş aydır İmralı’da avukat ve aile görüşü yapılmamaktadır. Bu koşullarda Başbakan’ın çağrısının karşılık bulması imkansız gibidir.
Belliki eğer çağrısında tutarlıysa Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, bunun gereğini gerçek muhataplarıyla yapması gerekir. Yoksa söyledikleri aldatmaya dönük bir propagandadan öteye geçmez. Bu kadar kanın aktığı böyle bir ortamda da artık hiç kimse kolay kolay AKP demagojilerine inanmaz.
Burada önemli bir soru, ne oldu da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın üslup değiştirdiği konusudur. Zira 12 Haziran 2011 seçimlerinden bu yana geçen bir yılı aşkın süredir üslubu farklıydı. Bir savaş komutanı gibi konuşup davranıyordu. “Biz ve onlar” diyordu. “Ya bizdensiniz, ya da onlardan” diyordu. “Onlar” diye tabir ettiklerinin “Yok edileceği”nden söz ediyordu. “Teröre karşı mücadele” dilinden düşmüyordu. Her fırsatta adeta “PKK’nin teslim olması“ndan dem vuruyordu. “Terörist var oldukça asker her zaman operasyon yapar” diyordu.
Dolayısıyla “Silah durursa operasyon da durur” sözü yeni oluyor. Fakat bazı AKP yandaşlarının ifade ettiği gibi, Başbakan Tayyip Erdoğan bu sözü “On yıldır ilk kez” söylemiyor. Tersine 2005-2011 yılları arasında en çok kullandığı deyimlerden birisi bu oluyordu. Basın yoluyla sık sık çağrı yapıyordu. Öyle anlaşılıyor ki, Oslo ve İmralı görüşmelerinde de en çok bu konuyu gündeme getiriyordu.
Bu nedenle Başbakan’ın “Silah durursa operasyon da durur” sözünü “İlk kez söylediği” iddiası doğru değildir. Fakat 12 Haziran seçimlerinden sonra ilk kez söylemektedir. Seçimlerden bu yana hep “Devletin istediğini yapacağından” söz ediyordu. Bu üslupta son on gündür kısmi bir değişikliğin yaşandığı gözleniyor. Dolayısıyla son bir yıldır Tayyip Erdoğan ilk kez “Silahlar susarsa operasyonlar da durur” diyor.
AKP Hükümeti’nde bu tür bir söylem değişikliği niye oluyor? Bize göre bunun üç temel nedeni var. Birincisi, AKP yönetimi bazı çevrelerce 12 Haziran seçimi sonrası yanıltıldı. AKP 12 Haziran seçimini kazanamadığı halde, bu çevreler “Büyük zafer kazandığını ve ustalık dönemine geçiş yaptığını“ ileri sürdüler. Bunu o kadar etkili yaptılar ki, sonunda AKP yönetimini de “Seçimi kazandığına” inandırdılar. AKP’liler Şaban gibi “Kazandık değil mi?” diyerek kazanamadıkları seçimi kazandıklarını sandılar.
Şimdi işte bu yanılgılı durum ortadan kalkıyor. Son onbeş ayın tecrübesi AKP’lileri gerçeğe çekiyor. Seçimi kazanamamış olduklarını görerek AKP’liler, şimdiye kadar ki yanılgılı politikalarını yeniden sorguluyor. Ne kadar düzeltip düzeltemeyeceklerini zaman gösterecek.
İkinci neden, AKP yönetiminin Kürt direnişi karşısında yaşadığı ciddi zorlanmadır. AKP yönetimi danışmanları tarafından bu konuda da yanıltılmıştır. “PKK’nin zayıf olduğu, Kürtlerin PKK’yi desteklemeyeceği, dolayısıyla Kürt direnişinin tasfiye edilebileceği” söylenerek, AKP yönetimi Oslo ve İmralı görüşmelerini terk edip yeni bir çatışmalı süreç içine itilmiştir. “PKK’yi tasfiye edebilirim” yanılgısı içine sokulmuştur.
Şimdi gelişen ve yenilmeyen Kürt direnişi AKP’nin bu yanılgısını da kırıyor. İzlediği Kürt politikalarının yanlış olduğunu ona gösteriyor. Yani Kürt sorununu çözemeyen AKP’nin kendi politikaları çözülüyor.
Üçüncü etken, AKP’nin 2013 güzünde erken seçim yapma isteğidir. AKP şimdiden yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri havasına girmiştir. Her şeyi bu seçimleri kazanmak üzerinden planlamaktadır. “2023 vizyonu” dediği bu seçimleri kazanmaktır. Dolayısıyla hem seçimleri yapabilmesi ve hem de kazanabilmesi için, çatışmalı değil, sakin bir siyasal ortam gereklidir. Başbakan’ın ağız değiştirmesi işte bu nedenlerle olmaktadır.
Bu gerçekleri gördükleri için muhalefet partileri de kendi cephelerinden AKP iktidarına yüklenmektedir. CHP yönetimi Oslo ve İmralı görüşmelerini gündeme getirmekte, AKP iktidarını en zayıf olduğu Kürt sorunundan vurmaya çalışmaktadır. Çünkü AKP Hükümeti Kürt sorununda yalancı ve aldatıcı bir politika izlemiş, sonuçta kendi yaptıklarına bile sahip çıkmamıştır. Bu durum AKP’nin ince karnı konumundadır.
Bir şeyler yapmaya çalışıp da, sonunda kendi yaptıklarına sahip çıkmamak veya çıkamamak tehlikelidir. Bu tutum “Balyozcular”ın gözyaşları içinde zindanları boylamalarına yol açmıştır. Mehdi Eker’in deyimiyle “Öldürülmediklerine şükretmeleri gereken” bir duruma düşmüşlerdir.
Fakat Kürt sorununda yaptığına sahip çıkmaması AKP iktidarını da adım adım aynı akıbete doğru sürüklemektedir. İmralı ve Oslo’da yıllarca görüşme yapılmış olmasına rağmen, bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bu görüşmeleri gündeme getirenlere ağır hakaretlerde bulunması, kendisinin ve hükümetinin tarihi hatası olmuştur. Bu zayıflıktan tutarak CHP’liler, kedinin fareyle oynaması gibi oynamaya çalışmaktadır.
AKP Hükümeti’nin İmralı ve Oslo görüşmelerine sahip çıkmayıp da onları reddetmesi, bugünkü çatışmalı ortamın ve akan kanın da esas nedenidir. Bunun içindir ki, on yıldır zorlanmadığı kadar AKP Hükümeti şimdi zorlanmaktadır.
Halbuki reddetmek yerine, AKP Hükümeti, İmralı ve Oslo görüşmelerine ve sonuçlarına sahip çıksaydı, şimdi ülkenin de kendisinin de durumu çok farklı olacaktı. Toplumun ve siyasetin görüşmelere ve Kürt sorununun çözümüne kapalı olmadığı netçe ortaya çıktı. Kapalı olanın ya da korkanın AKP olduğu iyice netleşti.
Demekki korkunun ecele faydası yok! Demekki yaptıklarına sahip çıkmamak tehlikeli ve zararlı! Herkes bundan ders çıkarmalı!..